8 Haziran 2014 Pazar

NE İÇİNDEYİM ZAMANIN NE DE BÜSBÜTÜN DIŞINDA


Bu dizeler yazar şairin mezar taşında,  Ahmet Hamdi Tanpınar kendine ait dizelerle karşılar bizi aşiyan mezarlığında.
Ben de çok severim bu şiiri sanki hep beni anlatır zaten hayatı şair tadında yaşayanların kadim muamması değil midir zaman?

Sıkça gözlerim bir yere dalınca bu zamanda yaşamadığım hissime kapılırım özellikle de küçük oğlumun saçlarını okşarken ya da beraber bir şeyler yaparken.

Ben ölmüşüm ve oğlum da yaşlanmış, çocukluğunu düşlüyormuş anılar canlanıyormuş zihninde ve şu an aslında on anmış gelecekte kurulan bir hayalmişiz biz.

Ve uzay belgesellerinde evren ve zaman eğilip bükülürken her şeyi dümdüz algılayıp bir doğruya oturtmamız ne kadar doğru olabilir ki ?

Eğer ben o anı gelecekte kurulmuş bir hayal gibi hissediyorsam neden olmasın?

İki gün önce doğum günümdü, doğum günümden bir gün önce de göz kontrolümde göz içi basıncım yüksek çıktı glokom sayılırım, annemin hastalığı bu, fakültedeyken teşhis konulmuştu ne üzülmüş ne koşturmuştum.
Biraz önce fakültedeki en yakın arkadaşımla konuştum diplococumla 2 gün arayla doğmuşuz fakültede hep beraber kutlardık doğum günlerimizi.

Poliklinik yaparken hasta yoğunluğundan çok hızlı hareket etmeye alışmış olan arkadaşımın ayağı yerdeki USG kablosuna takılıp çok fena düşmüş dudağında dikişler varmış,
’Yeni yaşımıza pek hayırlı girdik arkadaşım sen glokomlu ben dikişli, daha dün gibi hatırlıyorum annenin göz damlaları için hemen aşağıya Samatya SSK ya gidip metrelerce ilaç kuyruğu karşısında şaşkına dönüşümüzü.’’ dedi.

Diplococum dedim’’ Bütün bunlar bir hayal olmasın o yıllarda ne çok hayal kurar gülerdik senle ‘’mışlı, muşlu’’ cümlelerle yerlere yatardık.

Şu anda senle yine Cerrahpaşanın yokuşunu çıkıyormuşuz ben koluna girmişim, zira çok yorulmuşum annemin glokom ilaçlarını yazdırıp onca kuyruğa girip ilaçlarını almışım, hayal kuruyoruz senle;

,’’ Diplococum yıllar geçiyormuş yirmi yıl falan yaşlanıyormuşuz ben annem gibi  glokom oluyormuşum sen de aceleci bir sakar, doğum günümüzü kutluyormuşuz yine beraber, senin yüzünde dikişler ben glokomlu’’

 Deli gibi gülüyoruz o yüzünü yamultuyor, ben gözlerimi deviriyorum, Cerrahpaşanın yokuşu da ne  yokuştur ama iki genç kız tık nefes neşeli yokuşu çıkıyor, arkalarından bakıyorum.

Yine çok gülüyoruz sesler bir yokuştan geliyor bir iki telefonun ucundan, kahkahalar birbirine karışıyor.


O  an mı şu an ? Yirmi yıl öncesindeyiz de bu an mı hayal?


NE İÇİNDEYİM ZAMANIN


Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında.

Bir garip rüya rengiyle
Uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgarda uçan tüy bile
Benim kadar hafif değil.

Başım sükutu öğüten
Uçsuz bucaksız değirmen;
İçim muradına ermiş
Abasız, postsuz bir derviş.

Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim.


22 Mart 2014 Cumartesi

SÖYLENMEMİŞ TÜRKÜYE AĞIT

Pazar akşamı Volkan Konak programında yine yarama dokundu, zaten onunla( her ne kadar onun bundan haberi olmasa da) ortak acılarımız var.

Babasının ölümü ve benim babamın ölümü yakın zamanlara denk düşer ve ‘’Cerrahpaşa’’ şarkısını, o yıllarca  söyledi ağladı, ben dinledim ağladım hatta bir akşam bundan 9 yıl önce, o zamanlar program yaptığı barında en ön masada oturmuştum yine o şarkıyı söylemiş ve karşılıklı gözyaşı dökmüştük.

Yaram, en canlı yerim  ama benim yaram. Yıllar geçtikçe küçülen yine de  derinleşen yaram, onunla beraber yaşanmışlıklar, yeni hatıralar, yeni acılar biriktirdiğim yaram.

Her anıyı acıyı herkesle paylaşmamalıymış insan. O anı kişiye çok özelse ve anlattığın insan o acının veya  anının derinliğini hak etmiyorsa, sanki hatıraya da ihanet etmiş gibi oluyorsun. Bırak acını Volkan Konak ile paylaş,  olsun varsın haberi olmasın ama biliyorsun ki yüreği aynı senin gibi yanıyor.

Dediğim gibi 2 hafta önce  televizyon programında babasından bahsetti ve son son söylediği türküsünden. Konuk ettiği sanatçıdan da o türküyü söylemesini istedi.
Babamın türküsü geldi aklıma sık sık mırıldandığı ve söylemeyi beceremediği. O gittikten sonra hiç söylemedim  ben de beceremezdim zaten ve hiç dinlemedim de.
Babamın türküsü hiç söylenmedi.
O akşam Volkan Konak’ın babasının türküsünü dinledim ve hiç söylenmeyen babamın türküsüne ağladım  çünkü insan sustuklarını gözlerinden akıtırmış.

*

Pazartesi günü de her zamanki gibi işe gittim.
Bir hastam bir kafesle geldi içinde sarı siyah kanarya.
‘’ Çiçekleri çok seviyorsunuz, havyanları da seversiniz siz,  buraya çok yakışacak size getirdim ‘’ dedi.
Yeşilliğin arasına nasıl yakıştı, nasıl güzel ötmeye başladı.


Öğlen arası gözüm daldı kuşa, baktım uzun uzun ve çok derinlerden zar zor bir hatıra geldi canlandı gözümde.

7-8  yaşlarındayım babamın eve getirdiği ilk evcil hayvan, aynı bunun gibi sarı siyah bir kanaryaydı ve bir akşam annemler  alt komşuya gittiklerinde ben onu yıkamış, taramaya çalışmış, zavallı hayvanı hafif de olsa yaralamıştım.
Babam eve geldiğinde şaşkınlık içinde kuşu incelemiş bana ‘’Ne yaptın Sema doğru söyle’’ diye çıkışmıştı.
Gözlerimdeki korku ve pişmanlığı gördükten sonra da kızamamış ama kuşların ele alınmayacağını yıkanamayacağını hele de bir tarakla asla tüylerinin taranamayacağını onların çok hassa, narin hayvanlar olduğunu uzun uzun anlatmıştı.

Neyse ki hayvancağız iyileşmiş birkaç gün sonra tekrar uzun uzun ötmeye başlamıştı.

Tamamen unuttuğum hatıram beynimin derin karanlık kuyularından aniden çıkagelmişti.
Bir şey daha gelmişti, ben babamın söylenmemiş türksüne ağladığımın sabahı babamın kanaryası gelmişti bana.
Doğa boşluk kabul etmez derler,  mutlaka eksilenin yerine başka bir şey geçer. Yeter ki yerine geleni kabul et, bir kanaryam var şimdi söylenmemiş türkünün yerine her gün uzun uzun bana şarkılar söyleyen.

Sanırım bir ömre bir ölüme çare yok bu dünyada……

Belli bu gece uyku tutmayacak bu gecenin şarkısı da bu olsun

Ah dinlenesi dinlenesi de ağlayası Türkü bu



7 Mart 2014 Cuma

BİR YABANCI GİBİ KENDİNİ OKUMAK

Yazarlar için sanırım işin en heyecanlı tarafı kitabının okunmuş haline rastlamaktır okunmuş ve içine iz bırakılmış hali.

Ben kendime yazar diyemem ama bir yazan olarak o heyecanı yaşamak için netten ikinci elciden kitabımı satın almıştım. Maalesef içinde not veya altı çizilmiş bir cümle bulamadım.
Okunmuş bir kitabın kendine has o mahcup gururu vardı o kadar.

Geçenlerde kitaplarımın arasından bir kitabı aldım sevdiğim ve okumayı seven bir hastama hediye edecektim ki, sayfaları arasında pembelik dikkatimi çekti yakından bakınca pembe fosforlu kalemle bazı satırların çizili olduğunu gördüm onu vermedim tabii,  o kitap artık farklıydı aradığım şeydi ve kim tarafından yapıldığını da bilmiyordum,  belki ödünç verdiğim biri geri getirmiş ben de unutmuştum.

Velhasıl bugün kitabi inceledim ne garip bir duyguydu, yabancı bir insanın gözlerinden bakmaya başladım kalemle çizilmiş kendi cümlelerime ‘’ilk defa okur ‘’ gibi yaptım. Kah beğendim kah sıradan buldum.

Yazarlık en arsız misafirliktir bilir misiniz?

Okuyucuyu en çıplak haliyle yakalayabilirsiz, isterseniz bunu mecazi anlamda alın isterseniz kelime anlamıyla. Kitap okuyan ruhunu maskelerden hatta günlük kargaşalardan arındırmıştır.

Ya da yataktadır en rahat haliyle.

Kendimden bilirim akşam uyumadan önce okuduğum kitabı yere bırakırım ve genellikle arka yüzü üste kalır. Sabah uyku mahmuru yere basmamla beraber,
- ''Ayy neye bastım'' diye söylenip yere baktığımda, kitabın arka yüzündeki  kim bilir hangi fotoğrafçıda çektirdiği, bir eli çenesinde, bir kaşı havada yarısını ayak baş parmağımın örttüğü yazar fotosu ile göz göze gelirim''
-''Haa akşam seni buraya bırakmıştım değil mi '' diye düşünüp neredeyse özür dileme gereği duyarken, yazar iki ayak parmağımın arasından hiç istifini bozmadan o bilge ve havalı bakışını sürdürür.

Yazarlık misafirlik ise,  hangi misafir bu kadar rahattır canım ?

Neyse ben, bana ait satırların başkasına misafir olmuş haliyle ilgilenirken aklımdan geçenleri karalamış oldum, ne çok olmuş yazmayalı hem blog sayfamda hem başka yerde, yazmaktan kopmak aslında hayattan kopmak sanırım, ben bir süredir hayattan kopmuşum.

Hoş geldim aranıza okur ve yazarlar, aranıza kabul buyurun ne olur geri çevirmeyin atayım üzerimdeki ölü toprağını.



Dip not;
En güzeli de bu foto; burada okur bir şeyler yazmış ok işareti falan ben çözemedim ama :)



14 Haziran 2013 Cuma

AH GÜZEL YÜREKLİ ÇOCUĞUM BENİM

TAKSİM GEZİ PARKI’NDAKİ SOKAK ÇOCUKLARI! Lütfen Yayın!

Arkadaşlar, Gezi Parkı’ndaki sokak çocukları direnişin ne zaman biteceğini soruyorlarmış, çünkü orada karınları doyuyor günlerdir, çünkü orada arkadaşlık buldular, dışlanmadılar. Ne yazık ki, bu çocukların kendilerini bu yüzden sorumlu hissedip barikatların önüne gittiklerini, eldivenlerle gaz bombalarını geri yolladıklarını duyuyor, resimler...le görüyoruz. Bir çocuğun böyle hissetmesi öyle saf, öyle dürüst, öyle saygı duyulacak bir duygu ki. Lütfen unutmayalım, onlar ÇOCUK. Onların bu şekilde sorumlu hissedip hayatlarını tehlikeye atmaları kabul edilemez.

Onlara çocuk olduklarını hatırlatın, onları kollayın, hayatlarını tehlikeye atmalarına izin vermeyin. Onlara birşey verirken, arkadaşlık ederken bunun karşılıksız bir sevgi olduğunu, onların bunları çocuk oldukları için hak ettiklerini hissettirin. Ve aksini yapanlara karşı tavrınızı koyun.

SOKAK ÇOCUKLARININ BARİKATLARDA HAYATLARINI TEHLİKEYE ATMASINA İZİN VERMEYİN.
Ne şimdi, ne başka bir gün...

Yeşim Dodanlı
 
 
 
Bu sabah bu fotoğraf  ve yazıyla başladım güne, İstanbul'da yağmur var İstanbul yıkanıyor.
Gezi parkıyla ilgili başka bir şey yazmayacağım aşağı yukarı ne düşündüğümü biliyorsunuzdur.
Ama bu fotoğraf ? boğazımda bir yumruk geldi oturdu, yağmurdan önce gelmiş hastalarıma zor baktım zira gözlerim dolu dolu şimdi yalnızım.
Ah yavrum kurban olayım ben sana bu hırsızlar memleketinde yediği bir kuru simiti hak etmeye çalışan çocuk.
Okşaya okşaya yüzünü yıkayayım avuçlarımın arasına alıp öpeyim. Yaralı yüreğini bağrıma basayım belki bir nebze kurtulurum utancımdan.

17 Nisan 2013 Çarşamba

DOKTORU KAÇ KİŞİ ÖLDÜRÜR


Gencecik bir hekim öldü…..
Fakültenin ilk yıllarıydı arkadaşlarla konuşurken içimizden birisi ‘’2000 yılında uzmanız inşallah’’dedi. Bir hesapladım 29 yaşında olacaktım, o da eğer her şey yolunda giderse, yani hiç sınıf tekrarlamasam, mecburi hizmete gitmesem, TUS’u hemen kazanırsam. Yaani yuvarlak hesap 30 yaşında hayata atılacaktım ne kadar uzun gelmişti o yıllar. En güzel yıllarım eğitimle geçecekti. Tıp eğitimini ne demek olduğunu daha doğrusu bana nelere mal olduğunu şu yazımda yazmıştım.
Bu akşam çok canım yanıyor biraz önce gencecik bir hekim arkadaşımızın ölüm haberini aldık. Otuz yaşında çiçeği burnunda bir doktor. Başarmış uzman olmuş, bana fakültenin ilk yıllarında’’ kaf dağının ardındaki anka kuşu’’ kadar uzak ve zor görünen, uzmanlığına kavuşmuş. Uzun zorlu yıllardan geçen, kim bilir hangi özverilerde bulunan meslektaşımız, bir saldırı sonucu öldürüldü, 80 yaşında akciğer kanseri bir hastasını kurtaramadığı için. Ailesini eşini düşünemiyorum ben acı nedir, ölüm nedir çok iyi biliyorum.
Nasıl bu hale geldik?
Hekime saldırı her zaman vardı ama bu denli tabana yayılan saygısızlık, nefret ve fiziksel şiddetin artışı son yıllarda oldu.
Doksanlı yıllardan beri hekimleri kötüleyen, gizli kamera çekimleri ile güya ‘’Haber Programı’’ başlığı altında televizyonlarda gösterilmeye başlandı. Bu tür görüntüler reyting getiriyordu çünkü kim, devlet hastanesine gitmişti de ‘’ Allah belanızı’’ versin demeden çıkmıştı. Herkesin öfkesi vardı ama bilmiyorlardı ki bunun faturası hekimlere değil kötü yönetimlere kesilmeliydi.
Hekimler, reyting haber uğruna basına televizyonlara kurban edildi.
Ama en büyük saygınlık kaybını son yıllarda verdik. Çünkü bu sefer hükümet bizle uğraştıkça oy topluyordu. Yaralı, hastane kapılarında çok zorluk çekmiş, doktor kapısında sürünmüş bir halk vardı karşılarında ve bu insanlar bunun sebebini doktorlar olarak görüyordu. Hükümet doktorlara sataştıkça yıllardır biriktirmiş oldukları hınçla tabiri caizse ciğerlerinin yağları eriyordu.
Geçenlerde bir eğitim toplantısındaydım hekim – hasta ilişkileri, insan ilişkiler üzerine psikolog konuşmacı vardı. Benim ne zamandır kafamı kurcalayan bir soruyu yönelttim kendisine.
‘’Bir hasta veya hasta yakını, hastane duvarlarında sürekli boy boy şikayet telefonu, şikayet hattı ilanları, hasta hakları ilanları görse, bilinç altına burada bana haksızlık yapılıyor, burada kötü niyetli insanlar, hakkımı gasp eden insanlar var’’ mesajı gitmez mi? dedim.
‘’Evet çok haklısınız doktor hanım’’ dedi psikolog.
Sürekli ‘’oy uğruna’’ bu mesajı alan hasta/ hasta yakınına bir de hastalık psikolojisi veya yakınının ölümü eklenirse, kişiler doktora öfkelenmez mi? Saldırmak istemez mi?
Bugün 30 yaşında gencecik Uzman sevdiklerini ardında bırakarak hakkın rahmetine kavuştu. Sağlık bakanı münferit bir olay demiş, kınıyoruz demiş, hiçbir şekilde bu tür saldırılara göz yumamayız demiş, demiş demiş……
Bugün Uz. Dr. Ersin Arslan hayatını kaybettiyse bunda sizin katkınız var, sağlık politikanızdan dolayı oluşturduğunuz hasta / hasta yakını psikolojisi var…..
Dr. Ersin Arslan'ın katilini, katil yapan politikalar var

Dip not; Tam bir yıl oldu geçen seneki yazım....

16 Nisan 2013 Salı

FAZIL SAY, ÖMER HAYYAM, NAZIM VE DAHA BİR SÜRÜ ŞEY


‘’Korkuyorlar’’ isimli şarkıyı ilk dinlediğimde Edip Akbayram  ‘’Robson inci dişli zenci kardeşim ‘’ diyordu.

Lisedeydim o zaman ne bunun bir Nazım Hikmet şiiri olduğunu ne de Robeson’un kim olduğunu biliyordum, şarkı güzeldi Edip Akbayram’ın sesi zaten nefis.
Yıllar içinde sözleri Nazım Hikmet şiiri olduğunu öğrendim.
Robeson Nazım Hikmet’in serbest bırakılması için dünya çapında kampanya başlatmış ve   onun şiirlerini bestelemiştir.

Peki Paul Ley Robeson kimdi ?

Köle kökenli fakir bir aileden gelen Robenson başarılı okul hayatına rağmen hep ırkçılık ile karşılaştı. Okul hayatı başarı hikayeleri ve belgeleri ile dolu olan Robenson , Hukuk fakültesinden mezun olup baroya seçilen ilk siyah oldu.

Ömrü boyunca ırkçılıkla savaştı müzik gurubu kurdu,yazarlık yaptı, sivil toplum kuruluşlarında önderlik yaptı,  Shakespeare ‘in Othellosunu bir zenci olarak oynayarak oyuncu olarak da kendini ispatladı Ku KLux Klan tehditleri aldı hatta bir konserinde Ku Klux Klan tarafından linç edilmekten son anda kurtuldu.

Ama doğru bildiklerini savunmakta ve ezilenlerin yanında olmaktan hiç vazgeçmedi.

Ne güzel yazmıştı Nazım

Bize türkülerimizi söyletmiyorlar Robson*
İnci dişli, zenci kardeşim,
Kartal kanatlı kanaryam.
Türkülerimizi söyletmiyorlar bize,
Korkuyorlar Robson
Şafaktan korkuyorlar,
Görmekten,
Duymaktan,
Dokunmaktan korkuyorlar
Yağmurda çırılçıplak yıkanır gibi ağlamaktan
Sımsıkı bir ayvayı dişler gibi gülmekten korkuyorlar
Sevmekten korkuyorlar, bizim Ferhat gibi sevmekten
Sizin de bir Ferhatınız vardır elbet
Robson, adı ne
Tohumdan ve topraktan korkuyorlar
Akan sudan ve hatırlamaktan korkuyorlar
Ne iskonto, ne komisyon, ne veda isteyen bir dost eli
Sıcak bir kuş gibi, gelip konmamış ki avuçlarının içine
Ümitten korkuyorlar Robson, ümitten korkuyorlar ümitten
Korkuyorlar kartal kanatlı kanaryam
Türkülerimizden korkuyorlar.

NAZIM HİKMET


Amin Maalouf en sevdiğim yazardır, onun Semerkant isimli romanını okuyunca sadece rubailerini bildiğim Ömer Hayyam’ı tanıma fırsatım oldu. İkinci kez Semerkant isimli romanını okurken uçaktaydım, yüreğim pır pırdı çünkü Özbekistan’a oradan Semerkant’a geçecektim ve Ömer Hayyam’ın ayak bastığı topraklara bin yıl sonra ayak basacaktım. O uzun uçak yolculuğu boyunca gözüme uyku girmemiş ve okumaya başladığım romanı yarılamıştım, tamamını ise orada bitirdim.

Ömer Hayyam’ın bilinenin aksine çok az rubaisi vardır çoğu ona mal edilmiştir şairliği dışında matematikçi, filozof ve astronomdur.

Onun felsefesini anlamamız için Vikipediden bu alıntıyı yapmak istiyorum;,

Rubaîlerinde; dünya, var oluş, Allah, devlet ve toplumsal örgütlenme biçimleri gibi hayata ve insana ilişkin konularda özgürce ve sınır tanımaz bir şekilde akıl yürüttüğü görülmektedir. Akıl yürütürken ne içinde yaşadığı toplumun ne de daha öncesi zamanlarda yaşamış toplumların kabul ettiği hiçbir kurala bağlı kalmamış, kendinden önce yaşayanların insan aklına koymuş olduğu sınırları kabullenmemiş, bir anlamda dünyayı, insanı, var oluşu kendi aklıyla baştan tanımlamış; bu nedenle de çağını aşarak "evrenselliğe" ulaşmıştır. Ancak unutmamak gerekir ki Hayyam'ın yaşadığı dönem, kendisi gibi çağları aşan ve tarihin gördüğü en büyük düşünürlerden birini yaratacak sosyo-kültürel altyapıya sahipti. Kendi tarihinin belki de en aydınlık dönemlerini yaşayan İslam dünyasında felsefenin hak ettiği ilgiyi gördüğü, Selçuklu saraylarında ise sentez bir Orta Doğu kültürü (Türk-Hint-Arap-Çin-Bizans) oluşmaya başladığı bir dönemde yaşayan düşünür, böylece nispeten yansız ve bilimsel bir öğrenim görmüş, Müslüman fakat felsefeyi günah saymayan bir toplum içinde özgürce felsefe ile ilgilenebilmiştir.



Gelelim yakın tarihimize;

Erdoğan 12 Aralık 1992 Siirt’te yaptığı bir konuşmada bu şiiri okur;
Minareler süngü, kubbeler miğfer
Camiler kışlamız, mü'minler asker
Bu ilâhi ordu dinimi bekler
Allahu Ekber, Allahu Ekber.

Alkışlar kopar, Erdoğan büyümeye başlar ve o zamanın iktidarı Erdoğan’dan korkar, adil ! yargılanır ceza alır.

Yıl 2013 Fazıl Say Hayyam’ın olduğu düşünülen bir rubai paylaşır ve  adil ! yargılanır.
Fazıl Say 10 ay ceza alır ne tesadüf Reccep Tayyip de 10 ay almıştı.

Zamanenin mazlumları mezalim olmuştur yoksa iktidar olmak demek mezalim olmak mı demektir ?

Ama düşünmeden edemiyorum korktuklarınızı zulüm ederek yok edemezsiniz güçlendirirsiniz bunu en iyi siz bilirsiniz?

Korktuğunuza göre bu iyi bir şeydir çünkü tarih tekerrürden ibarettir.

O zaman Edip Akbayram’dan dinleyelim;

8 Nisan 2013 Pazartesi

KOŞ HANIM KOŞ BİZİM DOKTOR TELEVİZYONDA


Ne zamandır yazacağım hatta korkarım gündemi kaçırıyorum yani kendi gündemimi .
 Geçen Salı bir sürü bir sürü kanallar benim fikrim olan ve çektirdiğim ( keman çaldığım ) klip/ kısa filmimi yayınladı.
Amacım hekime şiddet konusunda dikkat çekmek.
Bazı meslektaşlarım çalgıyla çengiyle şiddet konusu işlenir miymiş? Doktora yakışır mıymış ? Bu bir soytarılıkmış dese de genelde çok olumlu tepkiler aldım.

Hekime şiddet gerçekten çok acı bir konu son 30-40 yılın sağlık problemlerinde toplumda oluşmuş olan bıkkınlık ile ilgili  hiçbir rolü olmayan, sadece ve sadece devlette çalışan, uzun yıllar emek vermiş, dirsek çürütmüş, genç hekimlerimiz hiç hak etmedikleri davranışlara maruz kalıyorlar

Hekime şiddet konusu başka bir yazı konusu hatta sosyal medyadaki benim de yönetici olduğum binlerce üyesi bulunan gruplarda sürekli konuşulup çözüm bulunmaya çalışırken daha çok hekimlerden bıkkınlık ve haklı bir öfkeyi dile getiren yorumlar alıyoruz. Hekim hastasız, hasta hekimsiz olamaz ben bu uçuruma, bu karşılıklı diş bilemeye çok üzülüyorum çünkü biliyorum ki çok iyi hekimlerimiz ve çok iyi insanlarımız var ve onlar çoğunlukta ve yine olan onlara olacak.

Özetle amacım çalgıyla sözle dikkat çekmekti yani hekim dışında olanların da dikkatini çekmek ve biraz espri biraz müzik araya katarak aradaki buzları eritmek ve en önemlisi;

’' HASTA HEKİM EL ELE DAHA GÜZEL GÜNLERE ‘’ mesajını vermekti. Sanırım bunu da biraz başardım.

Ben sosyal medyada kendi başımda videomu paylaşırken Pazartesi akşamı Star TV de haberlerde verildi sonracıma ertesi gün bir sürü kanalın gündüz haber kuşaklarında da verilmeye başladı umarım  insanlara ulaşabildim.

Bu arada ben videoyu çektikten sonra Sağlık Bakanlığın kısa film yarışmasından haberim oldu oraya da gönderdim ve övgüye değer eser olarak değerlendirildi.

Tabii insanın aklına gelmiyor değil madem övgüye değer , neden dereceye girmedi madem dereceye girmedim neden övüyorsun beni kardeşim.

Beni övme kardeşim vay efendim dedemin katırları varmış beni övme benim paramı ver (Vizontele repliği)

Hatta sağlık bakanının elinden bu ödülü alırken bu espriyi yapsam diye düşünmedim değil. Tabii devamını da düşündüm bir sürü  bürokrat ağır başlı kelli felli adamlar donuk suratlarıyla bana bakıyorlar, eyiki eyiki zoraki gülmeyle köpek yavrusu gibi mahçup yerime geçiyorum….brrr hemen vazgeçtim düşüncesi bile korkunç.

Bu arada çok hoş da bir mesaj aldım yıllardır benim blog sayfamı  takip eden genç bir meslektaşım bir facebook sayfasında videomu izleyince ‘’ AAAA Bucera abla bu ‘’ diye çığlık atmış.

Hemen bana mesaj göndermiş ‘’ Yıllardır severek okuduğum ve benim de onun gibi hastalarım olacak mı diye merak ettiğim Bucera aplanın adını ve çalıştığı yeri öğrendim nihayet ‘’ diye.

Bir keresinde rahmetli Ersin Arslan için yürürken genç bir tıp öğrencisi okuyorsa o kendini bilir A.S. A. arkamdan ‘’Bucera Bucera ‘’abla diye koşarak gelmiş ben S. ‘in ev arkadaşıyım  ve Tıp öğrencisiyim hepimiz seni severek okuyoruz demişti.

Nasıl hoşuma gitmişti hani biri daha tanısa beni havaya gireceğim ama bunca zamandır başka tanıyan olmadı şükür.

En başa törende verilen ödülün fotoğrafını koydum metalden  stetoskop güzel yapmışlar. Ankara’dan dönerken hava limanında polis kontrolüne takıldı bizim ödül ‘’ Sizin çantasında metalden ne var ?‘’ diye sordu polis.

-‘’ O tıp bayramında aldığım ödül , stetoskop şeklinde evet metalden’’ diye cevapladım.
Ayrıca çok tehlikeli bir şeydir uçakta aniden çekilin ben doktorum hepinizi muayene edeceğim diye bağırabilirim dedim.
Memur bey '' O kadar da kötü bir şey '' değilmiş dedi.

Ay ne çok yazdım uzun yazılar genelde okunmaz ama bu satırlara kadar geldiyseniz okudunuz demektir. Yazıık size neler çektiniz neler.
Okumayın demiyorum okuyun tabii yavrucuğum ama bari atlaya atlaya okuyun, sen ne çektin be okur.
Ne çektin..( Bu günlerde de Vasfiye teyzem favorim)

Aşağıda videonun de bir de Fox TV nin linki var.

Hadi kalın sağlıcakla.


27 Mart 2013 Çarşamba

KISA DİYALOGLAR'' TIPTA NE VAR NE YOK''


‘’Valla Sema hanım benim kolesterolüm var, iyisi kötüsü varmış, bende iyisi mi, kötüsü mü bilmiyorum biri yüksek. Hangisi iyi bu kolesterolün ? diye sordu hastam.

- ‘’İyisi iyi, kötüsü kötüdür kolesterolün. Yani tıpta ironi yoktur iyi diyorsak iyi olduğunu düşünüyoruzdur ama ilerde bu fikrimiz değişebilir tıpta ironi yoktur ama istikrar da yoktur mesela bugün ak dediğimize yarın kara diyebiliriz’’ dedim

Bir de tıpta ayıp yoktur mesela, böyle hastalar bize bağırıp çağırabiliyor olmadı şiddet uygulayabiliyorlar hiç utanmadan niye çünkü tıpta ayıp yok.

Aaa bakın bakın tıpta ironi yok dedim ya ; varmış şimdi yaptım oldu.


Dip not; Konuşmanın başı hastamla aramda geçmiştir devamını iç ses yapmıştır

Daha bir dip not; Belki bir bahara dönerim demiştim uzun uzun yazamasam da kısa poliklinik diyaloglarıyla dönebilirim bir de;  Önce hastam sonra dostum olan sevgili Sevinç hanım’’ neden kapatın blog sayfanı her gün bakıyorum yazıyor musun’’ diye sordu, onu daha fazla bekletmeyeyim. Buradan Sevinç hanıma selam yolluyor kameraya gülümsüyorum.

En korkunç dipte olan not; Çok üşeniyorum ama asıl yazımı yazmadım onu önümüzdeki günlerde yazacağım küçük ipucu Bucera aplanız yuotube ‘lere düştü haberle ola.

14 Ocak 2013 Pazartesi

BAY BAY HEPİNİZ


Yoruldum herkes, her şey yorulur
.
Uzun süredir yazmıyorum belli ki daha uzun süre de yazmayacağım.
Blog sayfamı kapatmaya kıyamıyorum umarım en kısa zamanda dönerim zira sizleri özleyeceğim.
Sizler de beni özleyin anacım.



Bu fotoğrafı çok sevdim, hep kendimi kırmızı şemsiyeli düşünürüm,  halbuki hiç böyle şemsiyem olmadı.
Bu karda kışta bıraktım şemsiyemi gidiyorum.
Kim bilir belki bir bahar  günü dönerim.




Ama mizahçıyız işte içimize işlemiş illa ki güleceğiz içimiz kan ağlasa bile,
Ben videoyu yüklemeyi beceremedim lütfen aşağıdaki linki izleyin

29 Kasım 2012 Perşembe

BİR HEKİMİN OVERLOKÇUYLA İMTİHANI


Dışarıda işveli bir ses diyor ki;

-‘’ Müjde hanımlar overlokçu geldiiiii, paspas kenarına, halı kenarına 5 dakikada overlok yapılır.

Hasta sayısı yetmişe dayanmış.

Hastanın ilaç raporunu çıkarıyorum, dikkatlice etken maddelerinin adını ve dozlarını yazıyorum

‘’ 16 mg valsartan+ hidroklor….

-‘’ Müjde hanımlaaarrr overlokçunuz geldiiii.’’

Telefon çalıyor hemşire hanım diyor ki ‘’ Aşıya bebek geldi’’

-‘’ Haklı kenarına , paspaslara müjde hanımlar aşıya bebek geldiiii’’

Hasta sürekli bir şeyler anlatıyor en son gözünü gösteriyor bana. Başımı bilgisayardan kaldırıp yüzüne bakıyorum ve 5 dakikada gözünün kenarına overlok çekiyorum.

_’’ Müjde hanımlar valsatrancı geldiiii, göz kenarına, paspaslara 5 dakikada tansiyon ilacı çekilir.’’

9 Ekim 2012 Salı

TEBESSÜM-İ ELEM


Sonbaharı seviyorum, sonbaharı özlüyorum, bu dört duvar arasında çirkin binalarla sarılmış daracık sokaklarda sonbahar içime işlemiyor özlemim dinmiyor.

Oysa ki ne güzeldir sonbahar ne güzel kokar, bağ bozumu kokar, yaprak kokar rüzgar kokar. Güneşi  seversin yakmaz bunaltmaz arada bir ‘’ çok şükür yaşıyorum ‘’ der gibi üşür, ürperirsin. Sonbaharın renkleri sarı, kahve,kızıl ayağına kadar gelmiştir. Ayak bileklerine kadar yükselen  ve hışırdayan bir halı ile şımartır insanı sonbahar. Büyülüdür o halı ne kadar çok coşkuyla yürürsen koşarsan o kadar çok yaprak havalanır ve sonbahar kokusu dolar genzine.

Berekettir sonbahar hiç bağ bozumu görmemiş gözlerimin özlemidir olgun üzüm salkımlarının dallardaki dolgun duruşu. Ya da özlemdir sonbahar köyümde anneannemin evinin önünde yakılan ateşte dibi kararmış kocaman kazanda konserve kaynatmaktır. Artık yaşamayan anneannenin alın terini emeğini kavanozlara hapsetmek bir yıl daha yaşatmaktır ya da memleketten gelen koliden çıkan armutlar elmalar ve illa ki fasulye turşudur.

Hüzündür sonbahar acıklı bir keman sesi gibi hüzünlü ve vazgeçilmezdir. Kayıplarının hatırlanması gibi ölümlülüğün fark edilmesidir ve bir kabul ediştir sonbahar. Bırakıp gideceğin onca güzelliği sonbaharda sevmek, ölümlülüğü sevmektir. Sonbaharı herkes sevemez vazgeçmesini bilenler sevebilir ve çok az insan gönüllü canından vazgeçebilir.

Ben sonbaharı özlüyorum, bu koca şehirde işlemiyor içime olmuyor….ve bir gün hiçbir iz bırakmadan çekip gideceğimi bile bile en çok sonbaharı severek  yaşıyorum

 

 

11 Eylül 2012 Salı

TÜRKAN TEYZEM


Dün akşam Sultanahmet’teydim uzun zaman olmuş oraları özlemişim, hemen hemen her öğlen arası arşınladığım çınar ağacı gölgeli yolları, tarih kokan sokaklarını, meydanlarını ve çok daha fazlasını…

Çok sevdiğim bir hastamla ( daha doğrusu sevdiğim üçlünün ikisiyle),  Türkan teyzemle buluştum,  nerdeyse iki yıl olmuş ben ondan, oralardan ayrılalı.

Türkan teyzem yıllardır hasta,  tedavi görüyor,  yine bazı şeyler tekrar etmiş,  görmek halını hatırını sormak istedim. Canım teyzem yine sevgi dolu dost canlısı ve hayatla barışık hastalığından pek az bahsetti daha çok kedilerden, hayvanlardan anılardan, insanlardan konuştuk.
Haftanın 2-3 günü arkadaşlarıyla beraber oturdukları  çay bahçesinde buluştuk, çalışanlarıyla, garsonlarla dost olmuşlar.  Hepsinin adını biliyor, kimin ne zaman izinden geldiğini,  hangisini memlekete gideceğini,  çay servisi yapılırken şakalaşıyorlar, gülüyorlar.

 Kendileri ile beraber besledikleri kedileri de alıştırmışlar çay bahçesine. İlk  zamanlar şikayet edenler olmuş hatta işletme müdürü kızıyormuş kedileri besliyorlar diye, geçenlerde **** beyin ( işletme müdürü)  kedilere köfte verirken görmüşler. Gülümsüyorlar ‘’ sevgi bulaşıcı onu da alıştırdık’’ diyorlar. Bir ara garsona beni gösteriyor ;
-‘’ Hani bakmıştık ya bilgisayara beni yazmıştı doktor hanım, işte o doktor bu hanım ‘’ diyor.
Garson gülümseyip başıyla selam veriyor.

Türkan teyzem anlatırken; hissi kablel vuku, serencam ..gibi kelimeler kullanarak konuşuyor,Türkçesine, dünyasına hayran kalıyorum.

Bu gülen sevgi saçan, kibar hoşsohbet hanımların aslında yalnız yaşayan ve çok hasta insanlar olduklarını düşünmek zor. Aslında hayat, başına gelenlerden değil, onları nasıl yorumladığından ibarettir cümlesinin canlı ispatları sanki.

Daha önce teyzemi blog sayfamda anlatmışlığım var buradan okumanızı isterim.

Ondan çok şey öğrenebiliriz

Bir de aslında Türkan teyzem çok hasta, kimin duası kabul olur hiç belli olmaz derler, duanızı eksik etmeyin

30 Temmuz 2012 Pazartesi

ADALET HERKESE LAZIM


Adalet; kurumlar, partiler dernekler , dergahlar, cemiyetler üstü olmalı aynı sağlık gibi. Bir hekim nasıl karşındakinin dini siyasi görüşüne göre işini davranışını değiştiremezse adaletten sorumlu kurumlar da değiştirmemeli.
Sağlık ve adaletin temsilcisi kurumlar en hassas kurumlar sanırım.
İki kurum da onarılmaz izler bırakır bedende de ruhta da.

Adalete inancını yitiren insanlar kendi adaletini aradıkça toplum düzeni bozulur. Bu husus göz önünde bulundurulduğunda, adaletin temsilcisi kurumlar hekimlikten bile daha hassas görev üstlendikleri bilincine varmalıdırlar.

Kişiye zarar veren hekim ( bu genelde malpraktistir kesinlikle karşındakinin statüsüne, inancına veya siyasi görüşüne göre zarar vermemiştir) sadece o kişiye ve de ailesine zarar vermişken, adaletten yoksun adalet temsilcileri tüm toplumu yaralar. İnsanların adalete inancını yitirmesi büyük sosyolojik bir sorundur.

Ülkemizde adalete inancımız zayıflıyor bununla beraber kendimizi huzursuz ve güvensiz hissediyoruz aynı zamanda kendini belli bir siyasi partiye/ guruba/ cemiyete ait hisseden bu ülkenin yarısı bundan belki de o kadar rahatsızlık duymamaktadırlar.

Ama unutmayalım adalet herkese lazımdır, eğer o ‘’ şanslı’’ topluluk çok büyükse o topluluk kendi içinde daha şanslılarını yaratacak ve başta umursamadıkları adaletsizlik eninde sonunda kendilerini de vuracaktır.
Genelleme yapmak yanlıştır ama istisnalar genellemeyi bozmaz diyerek öyle olmayan polis memurlarını tenzih ederek genelleme yapacağım.

Adaletin bir çeşit temsilci kurumu olan ve halk ile birinci dereceden temas halinde olan polis teşkilatımızın iktidar/ bazı kurumlar ile yakın ilişkisi artık aşikar
.
Bugün sanal ortamda fotolar yazılar gırla gidiyor. Milletvekilinin oğlu karakola gelip polisleri el pençe dizdirip teşhis ediyor, polislerin apoletleri sökülüyor v.s…. okumadıysanız okuyun.

Bu kurum değil miydi haksızlıklar karşısında susan? Hrant cinayetinde yeterince önlem almayıp katilini kahraman gibi ağırlayan, şort giydiği için tartaklanan genç kızın şikayetini karakolda ciddiye almayan, dayak yiyen kadını azarlayıp tekrar evine yollayıp ölümüne neden olan, başka bir kadını sadece gece kulübünde çalışıyor diye kendinde tekme tokat dövme hakkı gören.Hatırlayamadığım için sıralayamadığım ya da basına yansımamış nice haksızlık….

Bugün polislerin karşısına,  iktidardan yana daha güçlü ya da şanslı biri çıktı, milletvekilinin oğlu o kendi adaletini gösterdi onlara karşı. Daha doğrusu bu sistemin adaletsizliğini.

Şimdi kendilerini ait olmadığım o yüzde elliye seslenmek istiyorum, işinizi yaparken din/dil/ırk/inanç/ ayrımı yapmayın aynı hekimler gibi. Adalet herkese lazımdır size de bize de. Sizden olmayanlara karşı yapılan haksızlıklara ortak olmayın, susmayın.
‘’ Gün gelir devran döner’’ demiyorum gerek yok,  her zaman daha bir güçlüsü daha  bir torpillisi canınızı yakabilir .
Adalet yoksa bunun sonu yok.
Ne malum şimdi de o milletvekili oğlunun toplumdaki tepkilerden dolayı AKP den fırça yemeyeceğine.
‘’Ya en tepedekiler ne olacak ? ‘’ diye sorarsanız. Aklıma bu cümle gelir hep’’Çok böbürlenme padişahım senden büyük Allah var’’

Dip not; Uzun süredir yazmadığım için merak edip mesaj yazan dostlarıma teşekkür ederim. Mizah yazmayı severim ama bir türlü yüzümüz gülmediğinden olsa gerek yine mizah yapamadım. Bucera aplanızı bu tür yazılarla da sevin dostlar.


31 Mayıs 2012 Perşembe

BEN ZORU SEÇİYORUM KÜRTAJA EVET DİYORUM


Ben zoru seçeceğim, ben elimi taşın altına koyarak kürtaja evet diyeceğim. Kolay olan hayır demektir. Hayır diyen kişi dindar ise daha bir dindar olur, Allahın verdiği canı başka kim alabilir? Hayır diyen kişi entelektüel ise daha bir aydın görünecek; Yaşam hakkına saygı ve hümanistlik onda tavan yapacak. Hayır diyen kişi hangi görüşe ait olursa olsun alkış alır, zor olan evet demektir.

Evet diyen ‘’katil’’ damgası yeme ihtimaline ya da gerçeğine rağmen evet diyorsa, cidden düşünüyor demektir. Yoksa basma kalıp cümleler ile ‘’ Kürtaj cinayettir’’ demek işin kolay tarafı.

Önce ben bir kadınım ve anneyim sonra bir hekim.

 Herkes ne kadar çok konuştu özellikle erkekler. Günlerdir susuyorum. Bu erkeklerde kimi mizah yaptı güldürdü( Ben gülmedim gülemedim ki siz bilirsiniz mizahı severim ve kullanırım ama bazen yakışmıyor) kimi entelektüel ( ör; Orçun Üçer) twitter’de şöyle yazdı ( "Kürtajcı feministler, 'Rahim bizim, sana ne' demişler. İstersen ağaç sokarsın, kimse karışamaz elbette ama çocuğun canını alma hakkın yok!" )  günlerdir aklımdan çıkmıyor yazılanlar. Sadece öfkelenmedim üzüldüm, umudumu yitirdim.  Siz bile böyle yazarsanız biz kime kızalım artık

Kadınların hangi görüşten olursa olsun konuşsun, dinlerim çünkü burada doğru ile yanlış, yani ‘’evet’’ ile’’hayır’’ birbirine girmiş durumda. ‘’Evet’’ İn doğruya doğru girintileri var ‘’Hayır’’ kendi içinde yanlışı barındırıyor.

Hiçbir kadın güle oynaya kürtaj olmaz. En büyük travmalardan biridir. Benim şahsen tanıdığım iki kişi var uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen yaşadıkları o travmanın izleri var hayatlarında.

Lise öğrencileri arasında kürtaj çok artmış son yıllarda, fena bir durum yasaklayalım o zaman. O kızlar okuldan atılsınlar, aileleri rezil olsun belki ret edilsinler, eğitim hayatları son bulsun. Onu hamile bırakan hayatına devam ederken gencecik kızın geleceği kararsın….ne güzel çözüm. Özellikle o yaşlarda kürtajın artması olumsuz bir şeyse yasaklamak tüy dikmektir.

 O zaman eğitim vereceksin gençlere.

Ben bir anneyim, kızım yok ama olsaydı ve gebe kalsaydı eğer önce kendimi suçlardım sonra da kızımın başını göğsüme yaslar, saçlarını okşar gözyaşını siler ve gebeliği belli bir haftayı geçmediyse eğer elinden tutar en iyi şartlarda ehil ellerde sonlanmasını isterdim.

Ben ne kadınlar gördüm; 6-7 belki daha fazla çocuklu bir anne.  Sorumsuz, saldırgan, çalışmayan bir koca. Aç sefil hasta eğitim almayan boy boy çocuklar. Böyle bir kadın gebeyse ve ilk haftalarındaysa bana ‘’ Doğurmak istemiyorum çare bulun  doktor hanım’’ derse, aile planlamasına yönlendiririm. Kürtaj ve kalıcı bir aile planlama yöntemini seçmesi için.

O kürtajı yasaklayıncaya kadar çocuklarımızı kadınlarımızı koruyalım. Eğitelim doğum kontrol yöntemlerini ulaştıralım herkese.
Daha uç noktalara gitmeden günlük hayatta sık karşılaşabileceğimiz örnekler verdim.

Bunun tecavüzü var, ensesti var bunlara hiç girmiyorum…..

Bir kadın doğuramam diyorsa eğer bu onun hakkıdır ve kolay vermemiştir o kararı. Ama o vermişse de artık onun kararıdır kimse karışamaz.

Özellikle de o kadını dayaktan, ölümden, tacizden, sağlık olsun eğitim olsun sosyal çevre olsun her türlü kötü şartlardan korumayan devlet hiç karışamaz.

Yarım hoca dinden yarım doktor candan eder derler ya. Müslümanız diye diye yaptıkları  ile dinden soğuttular şimdi de kadınlarımızı canlarından edecekler.

İslama göre ilk 40 gün kürtaj günah değildir çünkü henüz ruhu üflenmemişti yani et parçasıdır.
( Öğrendiğim kadarıyla )
 Hepimiz biliyoruz ki bu yasağın inançtan çok ideoloji ile ilgisi var. Üresinler istiyorlar, düşünmeden eğitilmeden üresinler ki oyları artsın,  istedikleri gibi at oynatsınlar memlekette.  Kadınları kendi çıkarları doğrultusunda kuluçka makinesi gibi kullanmak için kürtajı yasaklarken, zor durumda kalan kadınlar, gençlerimiz bodrum katlarında tabiri caiz ise merdiven altlarında kasapların ellerinde can verecekler.

Ben belli şartlar altında kürtaja evet diyorum.

Şimdi soruyorum cinayet nerede başlar nerede biter?

Katil kim?



Dip not; Yorumlarınızı düşüncelerinizi katkılarınızı yazın memnun olurum ama bu seferlik yorumlarınıza cevap yazmayacağım.

25 Mayıs 2012 Cuma

Bağırıp Çağıran Sevgili Hasta Daha Sık Gelmelisin Odama





Aile hekimliği sisteminde haftanın bir günü yarım gün ev ziyaretlerimiz var, bunu kapımıza astık hastalarımız bilsin diye. Ben ziyaret günümdeysem, hastalarım öğlenden sonra gelmemeli, geliyorsa da hizmet alamıyorlarsa bundan kimse sorumlu değildir fakat mağdur olmasınlar diye ilk başlarda birbirimizin hastalarına bakalım dedik.
 Bir buçuk yıl oldu hala öğrenemediler( Ya da bir hastamın dediği gibi nasıl olsa yazıyorlar diye geliyoruz) yaptığımız iyilik vazifemiz oldu. Bakmasak kavga çıkarıyorlar. Biraz önce bugün ev ziyaretimde olan hekim arkadaşımın hastası geldi( sivilcesine ilaç yazdıracakmış), bende kayıtlı olmadığı için misafir hasta olarak kayıt açmam gerektiğini söyledim ve kimliğini istedim. Kimliği yanında olmadığını ama T.C. kimlik numarasını söyleyebileceğini ifade etti. Bunu yeterli olmadığını kanunen kimlik gerekli olduğunu söyleyince ısrar etti. Kabul etmedim ve isterse şikayet edebileceğini söyledim.

’’ Şikayet etmeye bile değer değilsiniz’’ dedi nefretle.

 Hışımla odadan çıkarken kapıyı öyle bir vurdu ki önce duvar sallandı, ardından duvara tutturulmuş raflar, rafların üstündeki kitaplar. Bir süre kitaplarla bakıştık, onların suçuymuş gibi mahcup olmuşlardı.

-‘’Önemli değil, alıştım ben buna, alıştım üç kuruş değeri olmayan insanlardan hakaret duymaya, bakın en azından dayak yemedim ‘’dedim.

Ters etki yaptı daha bir utandılar sanki. Şiir kitapların kenarları nemlendi, becerseler göz yaşı akıtacaklar sanki,  onlar da pek hassas oluyorlar canım.

 Tutanamayanlardan Olric çıktı;

‘’Yapraklarını birbirine sürterek varlığını duyamazsın. Bir ormanda olmalıydın. Ölünceye kadar yerinden kımıldamayacağını bilen bir ağacın rahatlığını duymalıydın. Bütün ağaçlara bakarak, kimsenin yer değiştiremeyeceğini düşünerek, ferahlamalıydın. Hayır bir su yosunu olmalısın. Suyun serinliği ve ıslaklığını duyarak dalgalanmalısın. Bütün istediğin uçsuz bucaksız sudur ve her zaman bütünlüğüyle saracaktır seni.’’ dedi……şaşırdım haklısın diye geveledim.

‘’Kedi Hikayeleri ‘’ isimli öykü kitabından simsiyah bir kedi çıktı tembel tembel gerindi yalandı tekrar kitabın içinde kayboldu, belli ki benim hikayem onun umurunda değildi ve keyfini bozmaya niyeti yoktu, gülümsedim. Ben kendi görünce her zaman gülümserim zaten.

Onun yanında Sait Faik’in şiir kitabı vardı. Ayıp bir ismi var kitabın.

-‘’ Boş ver’’ dedi. Çapkınca güldü bir de öpücük gönderdi.

Diğer rafta şiir annemiz Gülten Akın bilge bir bakış attı bana ne güzel bir kadındır Gülten Akın.

‘’Kestim Kara Saçlarımı’’ isimli şiiri düştü aklıma. Saçlarıma baktım kıyamadım ama kalkıp kendime bir şiir seçtim, hepsini okudum azını buraya yazdım,

Zaman ikiye bölündü ansızın
Yağlı kurşun canevine girdi
Değmez efendim değmez
Bir karınca, dönek devrana
Başını çevirdi.

Cemal Süreya’nın ‘’Sevda Sözleri’’ şiir kitabından o sarsıntıyla en güzel sevda sözleri  dökülmüş sonradan fark ettim. Gittim tek tek topladım. Şimdi bir avuç dolusu sevda sözlerim var hepsini bağrıma bastım. Yanaklarım al al oldu.

En son Ömer Hayyam fırladı ‘’Semerkant ‘’ isimli kitaptan.

-‘’Beni unutma sakın, tüm şiirlerimi sevgilim Cihan’a söyleyecek değilim ya senin de kısmetine bir şeyler düşer elbet’’ dedi.

 En güzel rubailerinden birini söyledi bana;
Dünya dediğin bir bakışımızdır bizim
Ceyhun nehri kanlı göz yaşımızdır bizim
Cehennem, boşuna dert çektiğimiz günler
Cennetse gün ettiğimiz günlerdir bizim.

Kapıyı vurarak dışarı çıkan kadını düşündüm, iyi ki kimliğini unutmuşsun, ne güzel huysuzluğun üstündeymiş, kapımı hışımla vuracak kadar pervasız olman ne hoş bir rastlantı.

Uzun zaman olmuştu dostlarımla böyle güzel sohbet etmemiştim.

14 Mayıs 2012 Pazartesi

GS TARAFTARI DEĞİLİM AMA HİÇBİR KUTLAMAYI KAÇIRMADIM MAALESEF




Aslında futbol takımı tutmam hafif bir FB sempatizanlığım vardı fakat GS taraftarlarının Floryadaki kutlamalarına katıla katıla sinirden FB taraftarı oldum.

‘’ Madem taraftar değilsin ne işin var,  katılma Bucera apla ‘’ dediğinizi duyar gibi oldum
.
Katılır mıyım hiç ? Ben orada oturuyorum sadece evime gitmeye çalışıyorum. Her sefer aynı terane, akşam eve dönüş saatim, aksilik ya hep kutlamalara denk geldi.  Bir senesi arabayla aralarında kalmıştım. Araba da küçük, gördüler içinde tek başına kadın,  taraftara eğlence lazım, sanki ben kutlamaya gelmişim gibi….

''Abla helal sana, abla burayaaa, abla burayaaa…

Neymiş arabadan inip aralarına katılıp manyak manyak sevinecekmişim. Oldu canım isterseniz bir de iki yumurta kırayım acıkmışsınızdır, sırtınıza havlu koyayım terlemişsinizdir, ılık süt ısıtayım sesiniz kısılmıştır. Hem ben nereden sizin ablanız oluyorum ?

Ablada da zaten beş karış surat zaman zaman zoraki gülümseme ( aman anlamasınlar FB li olduğumu) içinden  dümdüz küfür ediyor….

-Size de başlıyacağım Galatasarayınıza da.Sallamayın lennn aaa yeter be. Evime gidiyorum ben, yoksa ne işim var aranızda. Suç mu  Şenlikköy’de oturmak ? Sallamasana oğlum, hop kime diyorum ? Fessuphanallah…Gitti  rot balans ayarı.

İki kerede yollar tamamen tıkandığı için arabayı saçma sapan yerlere bırakarak yürüyerek evime varmıştım. Yol boyunca da suratıma bayrak sallayan, GS diye böğüren herkesin yüzüne sinirli sinirli bakıp yola devam etmiştim.

Ama….en beterini  bu son şampiyonlukta yaşadım. Maçın olduğu akşam kına gecemiz vardı, çünkü Pazar günü erkek kardeşim evleniyordu.  Uzaktan gelen akrabalar,  hazırlık, telaş zaten yorucu günler yaşıyorduk.  Cumartesi akşamı saat 11.30. gibi Samsun’dan gelen teyzemlerle beraber Bahçelievler’den yola çıktık sabaha karşı 01.30 civarında evdeydik. E- 5 ‘de adım adım ilerledik. Florya girişi tamamen tıkalı olduğundan,  Avcılardan dönüp, ters yönden Basınköye girdik. Ara sokaklardan ilerleyerek mümkün olduğu kadar Şenlikköye yaklaşmaya çalışarak trafiğin tıkandığı yerde de arabamızı kaldırıma çıkarıp park ettik. Hepimiz yorgunluktan ölüyoruz ayağımızda topuklular, saçlar yapılı, tiril tiril elbiselerle başladık yürümeye. Bu kadarı da yetmezmiş gibi teyzemlerin bir de bavulları vardı, perişan olduk. Millet ise formalarla bayraklarla pür neşe, biz ise düşman devletin resepsiyonuna zorla katılmak zorunda kalmış büyükelçiler gibi şık ama suratsız ve öfkeli.

Eve yaklaşınca markete girdim marketin içi kalabalık, çünkü tüm akşam ve gece boyunca böğüren gençlerimiz acıkmış ve tek açık marketi doldurmuş.  Market sahibiyle tanışıyoruz zaten şöyle baştan aşağıya süzdü beni zira kutlama yapan GS gibi hiç mi hiç görünmüyordum.

-‘’ Hayrola Sema hanım nereden böyle ?''

-Sorma valla sevincimden bu kıyafetleri giyinip çıkmadım sokağa, kına gecesinden geliyorum ve saatlerdir yoldayız’’ dedim.
Halime acımış olsa gerek ‘’Tamam girmeyin kasa kuyruğuna yarın ödersin’’ dedi.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi Pazar günü de düğüne giderken yine GS tesislerinin önündeki kalabalığa takıldım.
Bir yandan da pek bir komik görüntü çiziyorum kaynana topuzu, sallantılı küpeler beş karış suratla yine ben kutlamaların arasında.
Yakında adım çıkacak, dedikodularım yapılacak ya da yapıldı….mesela böyle…..

-‘’ Bak gördün mü yine o deli kadın’’
- ‘’Niye deli ki sadece saçma sapan biçimde süslü’’
-‘’ Yok be dün gece de gördüm onu, siyah parlak bir elbise giymiş, siyah topuklu ayakkabılarla taraftarların arasına katılmış şampiyonluğu kutluyordu. Bak sana şimdi de kaynana topuzu yapmış pembeler giyinip yine gelmiş.
-‘’ Haklısın ya deli sanırım insan her kutlamaya böyle gelmez ki ? niye delirdi acaba ? GS ilgisi var mıdır?

Başka bir köşede…

-‘’ GS taraftarı deli bir kadın varmış yalılarda, köşklerde  büyümüş, soyu saraya dayanıyormuş, bütün yakınları  ölüp yalnız kalınca bir de maddi sıkıntı yaşamaya başlayınca delirmiş,kendini Galatasaristan prensesi  sanıyormuş, taraftarlarını da halkı olarak gördüğünden,  onun için her kutlamaya süslenip püslenip geliyor güya kendince halkı selamlıyormuş.

Üç beş gün sonra bir kahvede….

-‘’ Bizim Remzi görmüş, deli bir kadının ruhu varmış, Galatasaray şampiyon olunca kadının ruhu gelir tesislerin etrafında dolanırmış.
-‘’Atma, niye ruhu gelinsin ki çok mu mübarek bir şey futbol?’’
-‘’ Öyle deme, Remzi’ye sor ,gözleriyle görmüş hem de iki gün üst üste. Kadın böyle takıp takıştırıp donuk bir yüzle geziniyormuş. Ruh olmasının sebebi de varmış, yıllar önce, bu kadının hasta oğlu varmış ve delikanlının son dileği Galatasaray’ı şampiyon görmekmiş ama yıllarca, hatta 14 yıl şampiyon olamayınca ( Burada yazar Galatasarayın nasıl 14 yıl şampiyon olamadığını büyük zevkle hatırlatır) oğlu hastalığına bir de bu kederi eklemiş, hakkın rahmetine kavuşmuş. Oğlunun ardında kadın da çok yaşamamış önce delirmiş ardından da kederinden ölmüş. Ölürken de ‘’Her iki cihanda iki elim Galatasaray’ın yakasında olacak’’ demiş….Her şampiyon olduğunda kadının ruhu gelir kederli kederli  etrafta dolanır ‘’Çok geç kaldınız çok ‘’ diye ağlarmış….

Bence bu anlatıla anlatıla efsaneye dönüşecek.

Uyduruk gazetelerinin kenarında köşesinde böyle bir asparagaz  haber okursanız bilin ki o deli kadın veya  ruh Bucera aplanız.

Eninde sonunda bir futbol yazısı da yazdım. İçine futboldan çok süs püs elbise geçiyor olması bunu futbol yazısı olduğu gerçeğini değiştirmez.

Beğenmediyseniz oturun siz yazın, hem o futbol yazıları ya da programları hiç bilem eğlenceli değil. Keşke herkes futbolu benim algıladığım gibi algılasa da futbol, spor  ve eğlenceden ibaret olarak kalsa.

5 Nisan 2012 Perşembe

ANİDEN LAPTOPA TAPINIRKEN BULDUM KENDİMİ



Söylemesi ayıp Bucera ablanızın dün süslenesi püslenesi gelmişti . Uzun zamandır kot pantolon spor ayakkabılar ile takılan ben, otuzlu yaşlarımın ilk yarısında giyindiğim gibi yine etek ve topuklu ayakkabı ile işe geldim. Tüm gün’’ vay efendim ne güzel olmuşuz pek bi yakışmış mış, hep böyle olaymışım’’ gibi iltifatlara mahzar oldum. Hal böyle olunca da insan ruhu tabii bu, ister istemez bir ego şişmesi bir yürüyüş değişikliği,’’ vay anasını hala yaşlanmamışım bak’’ düşüncesi, böyle gözlerin kısılması ile beraber burnu havaya kaldırarak yürüme, kasılma hali hasıl oldu bende.

Allahın sopası nedense bende çok hızlı devreye girer, hemen havam söndürüldü.

Ama bazıları için 32 yıl bekleniliyor ve dünkü duruşmalar için gazeteler boy boy haber yapmış ama zamanında o gazeteler yıllarca susmuşlardı. Peki Silivri dolup taşarken bu gazeteler niye tekrar susar? Başımızdakiler için de mi 32 yıl bekleyeceğiz şimdi ? Yani adaleti haber yapmak için farklı bir zaman birimi mi kullanılıyor? Benim kafam karıştı siz bir şey anladınız mı?

Neyse dönelim bana reva görülen adalete, tüm gün ‘’ peh peh ben neymişim’’ şeklinde dolandım.

Akşam oldu eve gideceğim bizim aile sağlığı merkezinin oldukça dik merdiveni vardır. Yaşlı hastalarımızdan zaman zaman şikayet alıyoruz bu konuda. Ben de o pek bir dik merdivenden tak tak topuklu ayakkabı sesinin yan duvarlara çarpıp çarpıp tekrar yankılamasıyla beraber inmeye başladım.

Son 3-5 basamak kalmıştı, tak tak sesi sokaktan duyulur hale gelmiş sanırım ki bir grup genç sokaktan geçerken içeriye doğru bakmışlardı tam onlar geçti geçmedi benim ayakkabım merdivene takıldı ben bir güzel havalandım, bir elimde laptop çantam, diğer omzumda kol çantam. Böyle kollarım havada debeleniyorum, belli çok kötü bir iniş olacak ama kafamdan ne çok düşünce geçiyor;

‘’ Neyse delikanlılar geçtiler onlar görmez.

- Allah karşı eczanede oturan kadın bana bakıyor, ama görmüyordur ya boş boş bakıyor

- Nasıl görmüyordur? Sen onu görüyorsan o da seni görüyordur.

-Sen görürsün tabii eczanenin ön cephesi tamamen cam içerisi aydınlık ama küçük kapıdan merdivenlerin sonunu nasıl görecek kadın ? Bu arada hala gelmedik mi ya ? Alt tarafı 2-3 basamak düşüyordum ne kadar uzun sürdü be düşsem de bitse artık.’’

Bu arada zamanın izafiyet teorisini yeniden yaşadım. Yok efendim mutluyken zaman hızlı geçermiş de uzayda ışık hızıyla gidince yavaşlarmış za zu…..

Ne gerek var öyle karmaşık şeylere, düşerken eğer rezil olacağım korkun varsa zaman duruyor. O yavaş çekim bir türlü bitmiyor. Havalanışla beraber ‘’düşüyorum lennn’’ şeklinde yüzün çarpılması ve dehşet ifadesi, o kolların can havli ile öne arkaya çırpınışı, nafile tutunacak dal araması, bacakların hayali bir bisiklette pedal çevirmesi, kafadan geçen bir romanın ön sözüne yetecek kadar düşünceler. Bu başka nasıl açıklanabilir?

Refleks olarak kollar düşmeye yakın tutunacak dal bulmaktan ümidi kesince öne uzatılır ki düşerken yüz çarpılmasın diye, benim kollar için zor oldu tabi laptop çantası ile beraber öne uzatıldı, önce dizlerim iniş yaptı beton zemine çarpınca hissettim bunu, sonra yüzümü oldukça yumuşak bir şeye gömdüğümü fark ettim, sonra anladım ne olduğunu, iyi ki laptop çantamı en kalitelisinden almışım. Sanırım amaç laptopu korumaktı ama burada hem laptop hem benim yüzüm korunmuş oldu.

Sonuç itibariyle yüzüm çantanın üstünde, ellerim iki yanda dizlerimin üstüne iniş tamamlandı. Tam bir secde pozisyonu. Kısaca iniş tamamlandığında, kendimi laptop çantama tapınırken buldum. Hemen ayağa fırladım üstümü başımı düzelttim, eczanedeki kadınla tekrar göz göze geldim kendisine sinir oldum. Gülüyor muydu yoksa? Gıcık şaşı şey nerden görmüştür ki ?

Sonra emin adımlarla dimdik arabama yürüdüm oldukça havalı bir şekilde kapıyı açtım arabama oturup gaza bastım.


Şu aşağıdaki resimle aramda hiçbir benzerlik yoktur, tüm gece de sol dizim ağrımadı işte. Zaten kot pantolon ve Conversler bana daha çok yakışıyor hem daha genç gösteriyor.

Bir de neymiş kadınlar teknolojiden anlamazmış, sevmezmiş. Teknolojiyi nasıl sevmem ? Bırakın sevmeyi ben laptopuma tapıyorum inanmazsanız karşı eczanedeki gıcık kadına sorun.

27 Mart 2012 Salı

KORKULANLAR OLDU BENİM DE LAKABIM VARMIŞ MEĞERSEM



Daha önce şu yazımda bahsetmiştim aile hekimliğinin nasıl dedikoduya müsait olduğunu, tüm mahalle bakkallı, berberi ile tek hekime bağlı olunca illa ki sıklıkla sohbet konusu olabileceğini.

Meğersem zaten sohbet konusu olmuşum, hatta takma ismim bile varmış ‘’Mahidevran’’. Sokaktan geçerken esnaf ‘’ Yine geçiyor Mahidevran’’ diyorlamış.

Nasıl mı öğrendim?

Bugün çıkışta karşı parfümeriye girdim. Parfümerinin sahibinin annesi astım hastası, hatta geçen hafta iki kere sıkıştı müdahale etmek zorunda kaldım. Ciddi astım atakları geçirdi. Bu olaydan sonra kızına sigara konusunda uzun uzun nutuk attım. Ne zaman beni görse sigarasını gizliyor. İki konuda hassasım bir sigara, iki bilinçsizce hekime danışılmadan kullanılan antibiyotik. Sanırım özellikle antibiyotik söz konusu olunca oldukça kararlı, hafif sert bir tavrım var.

Aslında son zamanlarda hastalarımla bu konuda anlaştım sayılır. Bir buçuk yıldır bunun savaşını verdim artık meyvelerini topluyorum kendi kendilerine antibiyotik almalar, sonra gelip bana yazdırmaya çalışmalar oldukça azaldı.

Ama bu süreçte, antibiyotik yazmayan doktora ve Mahidevran’a çıkmış adım.

Dediğim gibi bugün parfümeriye girdim iki dükkan ilerden esnaf arkadaşı hastam olan bir bey de misafirliğe gelmişmiş. Dükkan sahibi hanım hemen ‘’Şimdi yandın dedi’’ beye bakarak. Bir baktım adam gülerek sigarasını saklıyor.

‘’Doktor hanım, valla adınız Mahidevran’a ( Nur aysan) çıktı hem fiziksel olarak çok benziyorsunuz hem de sultan gibi otoriter bir yanınız var'' dedi.

Başladım gülmeye’’ Gerçekten mi ? O kadar otoriter bir yanım mı var ? Sanırım antibiyotik söz konusu olunca, otoriter oluyorum. İnanın bu hastaların iyiliği için ama üç gün önce öksürüğüm bir haftadan uzun sürüp bir de bir akşam boğulur gibi olunca kendime antibiyotik başladım ve ; Antibiyotik yazmadığım hastalarımın ahı tuttu galiba, bu kapsülü onların şerefine yutayım ’’ diye düşünmüştüm.’’ Madem Mahidevran olduk ,o zaman sizleri yalancı çıkarmayayım yarın zümrütleri, yakutları takıp takıştırayım, kabarık has ipek elbiselerle geleyim polikliniğe’’ dedim.

Tüm esnaf arkadaşlar çalışanlar gülüştük….

Şimdi geldim netten fotolara baktım gerçekten benziyormuşum. Özellikle de aşağıdaki resimdeki haline.

Neyse beterin beteri var, Daye hatun da otoriterdir fazlasıyla, ona da benzetilebilirdim. Ben Mahidevran’a razıyım. Hem benle bunu böyle paylaşabildiklerine göre o kadar fena biri sayılmam değil mi sevgili okurlarım?