26 Eylül 2011 Pazartesi

ZEKİ MÜREN DE BİZİ GÖRECEK Mİ?


Ah bu hafızam benim korkulu rüyam. Mesleğim gereği günde belki yüze yakın insan yüzüne baktığımdan mı yoksa Allah vergisi bir eblehlik mi bilmiyorum ama yüz hafızam çok zayıftır. Yakın zamanda uzun uzun konuştuğum birini ikinci görüşte hatırlamayabilirim. Aslında konuşkan ve sıcak kanlı biri olduğumdan ikinci görüşmede hatırlayamamam karşımdakine kendini beğenmiş daha kötüsü dengesiz izlenimi verebilir. Bundan dolayı bana’’ tanıdık gelen yüz ile karşılaşma’’ kabus gibidir.

Geçenlerde deniz otobüsü ile Bostancı’ya geçtim. Oturduğum yerden deniz otobüsün yanaşmasını beklerken, inmek için bir kız kalktı ayağa ama nasıl tanıdık bir yüz. Yani öyle sıradan tanıdık da değil, daha farklı çok bildik sanki kızın her şeyini biliyorum yaptıklarını yaşadıklarını en özelini anlatmış bana ama bende bu his ve tanıdık yüz dışında hiçbir bilgi yok.
Kesin bir hastam diye düşündüm hatta bana uzun uzun derdini anlatan belki o anlatırken benim de gözlerimin dolduğu bir hasta, yani o kadar samimiyiz de benim haberim yok. Çok huzursuz oldum, kızcağız samimi davranacak, poliklinik odası dışında da bana rastlamış olmanın şaşkınlığı ile konuşmaya başlayacak ve ben pot kırmamak için kendimi kasarken oldukça salak bir görüntü vereceğim. Kendi kendime düşünmeye başladım;
‘’ En iyisi görmemezlikten gelmek biraz geride durayım nasıl olsa o beni görmedi şu güneş gözlüklerimi de takayım, o çıktıktan sonra çıkarım biraz ağırdan alayım bu kapıdan çıkma işini.''
Bir yandan böyle düşünürken yavaş yavaş da ayağa kalkmıştım deniz otobüsü de durmuş kapılar açılmıştı. İki koridordan oluşan kuyruk kapının önünde birleşiyor ve insanlar ya teker teker ya da iki kişi birbirine çarparak aynı anda kapıdan çıkıyorlardı. Fakat ayağa kalkınca anladım ki artık ilerleme işi benim kontrolümde değildi önüm açıldıkça arkamdaki insanlar acele ediyorlar haliyle ben de ilerlemek zorunda kalıyordum. Ve muhtemelen bana güvenmiş her şeyini anlatmış hastam ile aynı hizaya gelmiştim, aynı hızla paralel ilerliyorduk ve yaptığım hesaplara göre; Bir deniz otobüsünü bir insan kuyruğu 10 dakikada boşaltırsa, iki insan kuyrukta aynı hızla ilerliyorsa o iki insan aynı hizaya düşecekti.
İyice gerilmiştim artık o tarafa doğru hiç bakmıyor bir an önce o deniz otobüsünden çıkmak istiyordum. Tam kapıdan başımı eğerek ve çok acelem varmış gibi hızla inmeye çalışırken ikimiz de aynı anda kapıya denk geldik ve kapının ağzında panikle bırak tanımamazlıktan gelmeyi bir de omuz atmış oldum.
O utançla hızlı hızlı yürümeye bir yandan da düşünmeye başladım. Kızcağız beni görmediyse bile omuz atarak kendimi fark ettirdim aferin bana, şimdi hakkımda kim bilir ne düşünecek.
Bu aile hekimliği çok tehlikeli bir şey acayip dedikodu kazanı kaynayabilir hekim hakkında. Bir mahalle size bağlı düşünün tüm komşular bakkal, kasap, berber de size bağlı, günlerde tıraş esnasında veya kahvede okeye dörtlü beklerken çok güzel sohbet konusu olabilir. Herhangi bir doktora gitmiş olsa biri anlatır biri dinler ama doktor ortak payda olunca sohbete katılmalar eklemeler yapmalar olağan. Şimdi bu kız akşam eve dönünce annesine anlatmaz mı?

‘’Anne bugün Sema hanımı gördüm deniz otobüsünde beni tanımamazlıktan geldi bir de kapıdan çıkarken öne geçmek için bana omuz attı manyak mı ne odasında hiç öyle değildi dengesiz bu kadın ya’’

Annesi Çarşamba günü Semiha hanımların davetinde tüm misafirlere aktarmaz mı?
‘’Sema hanım manyakmış bakmayın normal göründüğüne geçenlerde bizim kıza deniz otobüsünde hem bağırmış hem vurmuş’’

Bunu dinleyen Semiha hanım akşam kocasına ‘’Duydun mu Sema hanım daha önce Bakırköy Ruh Ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde 3 ay yatmış bildiğin deliymiş Ayşe hanımın kızı kendi gözüyle görmüş deniz otobüsünde olay çıkarmış sinir krizi geçirmiş hem saçını başını yolmuş hem önüne gelene vurarak durdurun deniz otobüsünü demiş.
Bunu dinleyen Mehmet bey tıraş olurken berberle paylaşmaz mı?

‘’Gördün mü Rıza bizim aile hekimini normal birine benziyor ama El- Kaideci mi neymiş, deniz otobüsünü kaçırıp Filistin’e yardıma gidelim diye bağırmaya başlamış zor sakinleştirmişler.
‘’Yok Mehmet abi öyle dememiş bizim hanım anlattı El – Kaide örgütü falan değil şizofrenmiş kaptan köşküne çıkmış deniz otobüsüyle Libya’ya gidelim orada Arapların bahar festivali var ona katılalım diye bağırmış………

Dır dır dır car car vah vah tüh tüh fısır fısır

Artık benim hayal gücüm bu kadar gerisini siz düşünün gayrı bu iş ne kadar uzar.

Ben tüm bunları düşünürken ve kızın yüzünü tekrar tekrar yüzümde canlandırmaya çalışırken aniden bir aydınlanma yaşadım ve kızı hatırladım arada bir takıldığım dizide yardımcı rollerinin birinde oynuyordu. Yani ben’’ kızı tanımamazlıktan geldim ay ayıp oldu’’ diye düşünürken o aslında bir oyuncuydu ve ben sıradan gıcık bir yolcuydum onun için.

Kendi kendime gülmeye başlamıştım. Vizontele aklıma gelmişti orada geçen bir konuşma.

‘’Peki Zeki Müren de bizi görecek mi?’’

Ne de olsa 70 lerde çocuk olmuştum acaba bilinç altıma mı işlemişti bu mantık?
Onu bunu bilmem ama şunu unutmamalıydım nasıl her sakallı dedem değilse her çıkaramadığım yüz de hastam değildir ve deniz otobüsünde bir oyuncuyu tanımamazlıktan geldim diye suçluluk duymama da gerek yoktur. Muhtemelen o bunu hiç umursamayacaktır.

29 Haziran 2011 Çarşamba

ZENCİLİ YAZI YAZDIM ''ADINI TOBACCO KOYDUM''





Gemideki son akşamım, nefis bir manzara var uzaktan dağlar görünüyor ve gün batımı.
Bu giriş cümlesinden sonra benden romantik yazı beklersiniz sanırım ama çıkmayacak. Size uzun gezilerimden, Atina anılarından nasıl Girit adasına gidemediğimizden, İtalya’dan Sicilya’dan Etna yanardağına tırmanışımızdan bahsetmeyeceğim. Oralara çok meraklıysanız açın interneti sorun zamane cinine google anlatsın. Ben size yine insanı anlatacağım, yazılarımı bilirsiniz insan odaklıdır. Kocaman cruise gemisindeyim size kaptandan bahsedeceğim ki geminin çoğu insan için en önemli kişisidir, bir de bizim kattaki odalarının temizliği ile ilgilenen görevli ki benim için kaptan daha önemli biri.



Kaptanımız Eric belli heyecanlı bir delikanlı işinde acemi sanırım. Nerden mi anladım? Şöyle anlatayım efendim uzun yoldan gelmişiz gemiye yerleşmişiz, geç bir saatte de ancak uyumuşuz. Ertesi gün saat sabahın yedisi oda zifiri karanlık.( Karanlığın sabahın yedisi ile alakası yok oda hep zifiri karanlık çünkü penceresiz ve balkonsuz fiyatı daha uygun olanı seçtik çünkü, bundan dolayı bizim oda zaten yirmi dört saat karanlık. Bu arada güneş battı kızıllığı kaldı. Göz alabildiğince denizin ortasında irili ufaklı dağların arasındaki kızıllık, denizin ve gökyüzünün koyu maviliğini aralıyor ama hala romantik bir yazı beklemeyin benden.) Dediğim gibi uykunun en tatlı yerinde tam bir ‘’Günayyydınn Vietnam’’ coşkusuyla kaptan Eric bizi yataklarımızdan hopltıyor.


‘’GÜNAAAYYDIINN MİİİİLEETTT NİHAYETTT ROMAYA VARDIRK. ROMADA HAVA 24 DERECE GÜNEŞLİ V.S……’’


Nasıl mutlu nasıl heyecanlı.... Sanki Romaya’ya gelmedik de bokunda boncuk buldu. Bu ne coşku bu heyecan tabii ki geleceksin Roma’ya (bu arada bilmiş okurlar Roma’da deniz yok diye vik vik yorum yapmasınlar bir buçuk saat mesafede liman şehri var adı civsili… gibi bir şey unuttum biz denizdekiler kendi aramızda oraya Roma deriz.) Ne diyordum tabii ki geleceksin Roma’ya işin bu, bunun için para alıyorsun. Biz bile haftalar öncesinden programa bakarak bu gün bu saatte Roma’da olacağını biliyorduk. Sen bilmiyor muydun ? sürpriz mi oldu sana? Sanırım pek ümidi yoktu kendinden bu ilk seferi, bundan önce zaten Eminönün’de kayıklarda balık ekmek satıyormuş kaptanlığı oradan, sonra bir torpil bulmuş gemiye kaptan olmuş coşkusu sevincinin kaynağı bu. Adam gezi boyunca susmadı gece demedi sabahın körü demedi her ulaştığımız limanı büyük bir coşkuyla anlattı anlattı anlattı….her koridorda her odada hoparlör var. Tahminimce tuvaletlerde de vardır. Orada hiç yakalanmadım ama orada da beni yerimden zıplatsaydı eğer okkalı bir küfür yerdi inanın.
İkinci anlatacağım şahıs bizim gönüllerimizin kaptanı. Trinidat Tobago’lu bir zenci. Boyu en az 1.90 cm dünya tatlısı güleç yüzlü inci dişli. Her gördüğünde karanlık dünyasını aydınlatırcasına kocaman gülümsüyor hal hatır soruyor. Uzun koridorun bir ucunda o ve biz diğer ucundan çıkıyorsak oradan bağırıyor.



-''Hı how are you how was your day?''



Bu sevimli zencinin bir hobbysi de var havlu katlama. Sanırım üçüncü günün akşamıydı odamıza girdiğimizde güzel bir sürpriz bekliyordu bizi. Yatağın üzerine havlulardan bir fok yapmıştı gemi seyir halinde olduğundan fokun başı ve koyduğu güneş gözlüğü de titriyordu.
Çok güldüm hemen fotoğrafını çektim. Kendisine de minik bir not yazdık birinci sınıf bir şaka olduğunu ve çok sevdiğimizi çok güldüğümüzü yazdık.
İki gün sonra ikinci sürpriz geldi bir köpek yapmıştı.



Onun da hemen resmini çektim tabii. Bu akşam öğlen yemeğinden sonra odamıza giderken (adını ben Tobacco koydum gerçek ismini aklımda tutamamıştım) gözüm Tobaco’yu aradı son son vedalaşmak bir de fotoğraf çektirmek istedim ki biz yürürken odalardan birini toparlarken geçtiğimizi görmüş oradan seslendi. Hemen yanına gittik yarın sabah ayrılıyoruz her şey için teşekkür ederim seninle bir hatıra fotoğrafı çektirebilir miyim dedim. Yine kocaman gülümsedi ‘’Of course’’ dedi. Tam ayrılırken ‘’bu akşamki sürprize hazırlıklı olun’’ dedi.
Evet en güzelini en sona saklamıştı. Masanın üstündeki makyaj çantamdan çıkardığı göz kalemiyle de sigara yapmıştı maymunun ağzına o kadar çok güldüm ki.


İşte bu sevgili Tobacco ve ben
Kaptanla resmimi soracak olursanız yok efendim. Kaptanı görmediğimden, foto çektirme fırsatımın olmadığından değil. Haftanın iki akşamı kaptanın gecesi yapıyorlar. Millet cici cici giyinip kaptan Eric ile resim çektirmek için sıraya giriyor. Sizin güzel hatırınız için çekinirdim ama bir foto çektirmek 15 $ evet evet parayla. Kaptan kaptan değil mübarek de Mısır piramitleri önünde turistik deve para karşılığında resim çektirtiyor.



’’ Hadi len ordan sen bana para ver böyle bir kadınla resim çektiriyorsun diye’’ söylendim .



Kaptan dediğinin bir ağırlığı olmalı, turistik deve gibi para karşılığında resim çektirmemeli, Roma’ya, Atina’ya zamanında sağ salim yanaştı diye çocuklar gibi sevinmemeli.


div> ( Kaptan Eric'ten romantik poz)


Yok efendim yönetim ısrarla kaptan gecesi yapacaksın, para karşılığında resim çekineceksin derse vurur kapıyı çıkarsın, yeniden Eminönün’de balık ekmek satarsın ya da Tobaco gibi odaları temizler havlu katlar bir çok yolcunun güzel anısı olursun.


Dip. Not; Tüm fotoğraflar orjinaldir kaptan Eric dahil.

22 Haziran 2011 Atina –Kuşadası yolunda
Saat 21. 10

23 Haziran 2011 Perşembe

BUCERA APLANIZ ASKERLERİ DİKİZLEDİ KENDİSİYLE HİÇ GURUR DUYMUYOR



Tatildeyim, başbakanın dediği gibi gemicik ile bir takım yerlere uğrayarak geziyorum. Gemide internet şöyle efendim; sanki azcık dünyaya bağlanmamışım da sabahlara kadar şampanya patlatıp, köpük banyoları yapmışım gibi, yani öyle bir fiyat çekiyorlar.(Bağlanmayı denedim bir ara ama çok yavaştı bir de vazgeçtim) Yazıyorum ama ne ara gönderirim bilmem. Dün Atina’yı gezdik oradan izlenimlerimi bildireceğim sizlere.

Akropolisdeydik klasik yunan medeniyeti yani M.Ö. 400-500 lü yıllar, şehir devletlerinin olduğu dönem ve Atina da o zamanlar en zengin ve en güçlü şehir devleti. Felsefe ve düşünce üzerine kurulmuş bir toplum. Bol bol tiyatroların oynandığı, oyunlarda tanrıların bile eleştirilebildiği oyun izlenirken halkın düşünmeye yönlendirildiği, filozofların çok değerli olduğu bir şehir. Socrates’in memleketi ( onu da öldürmüşler ya ) öğrencisi Platon ( Eflatun) hocasının tüm bilgeliğinin yazı diline döken, onun öğrencisi Aristo, hocası Platonun tam zıt düşünceyi savunan nimetlerin, ulaşılacak amacın bu dünyada olduğunu söyleyen. Hoca ve öğrencisinin bile farklı düşüncelerini savunabildiği bir düşünce özgürlüğü var ama kadınlara hak tanınmıyor ve kölelik legal henüz daha o kadar olmamışlar yani. Sosyal hayat, eğlence tiyatro ve düşünceden ibaret, çalışmıyorlar, tüm gün toplanıp toplanıp, düşünce üretip, paylaşarak günlerini geçiriyorlar. Bir de sofistler var, onlar o kadar kıymetli değil, para karşılığında düşünüyorlar. İlginç değil mi ? Canınız
sıkıldı, eğlence arıyorsunuz, dostlarınız arasında filozoflar yok ki bedava sosyalleşin gelişin, sofiste gidiyorsunuz diyorsunuz ki ( tabii düşünmenin birimi ne bilemiyorum ama kiloyla mı? Metreyle mi satılıyor)
‘’Hey sofist bana oradan 3 thinkogramm düşünsene çoluğun çocuğun ruhu doysun ‘
Velhasıl çok uzatmayayım, önce Mısır medeniyetleri sonra klasik yunan dönemi, insanlığın medeniyete doğru adım attığı dönemler. Devamında Roma dönemi (medeniyetin ve özgürlüğün artık hayranlık uyandırmadığı yıllar) koskoca imparatorluk Ortodoks kilisesinin kaleleri……ve ne oluyor? Anadolu’dan Türkler geliyor, koskoca başkentlerini Hristiyan’ lığı kabul eden imparatorun adını taşıyan başkentlerini yani Constantilopolisi ellerinden alıyor. Ha yetmiyor, modern dünyanın beşiği olan son yunan devletini de 400 yıl Osmanlı boyunduruğu altında yaşatıyor.

Bucera aplanız burada empati yapmaya çalışıyor. Empati güzel bir duygudur tavsiye ederim. Kişinin ufkunu geliştirir. Kendini başkalarının yerine koyunca, onlar gibi düşününce inanın öfkeleriniz ön yargılarınız azalır. İnsanlara daha az kızar, çok daha az kendinize haksızlık yapıldı duygusuna kapılmış olursunuz. Empati duygusu hem kişiyi geliştiren, hem de iç huzuru koruyan bir duygudur, şiddetle tavsiye ederim.

Evet Bucera aplanız yunanlılarla empati yapınca, 1830 yılında bağımsızlıklarını kazanmaları onların kurtuluş savaşı olduğunu ve bizim kurtuluş savaşına da niye küçük Asya felaketi dediklerini anladım.Tüm bu duygularla gezdim antik Akropolisi, sonra Atina merkeze indik. Parlamento binasında meçhul asker anıtı önünde yunan askerlerin resmi nöbet töreni olduğu söylendi. Gaptım makinayı gittim. İnanın çok uğraştım saygı duyayım diye.

Gözüm takıldı, ilk defa erkeklere hak verdim.

Etek altlarına takıldım açık açık dikizledim. Askerler bacaklarını kaldırdılar ben direk oraya baktım. Külotlu çorap nerede biter, iç çamaşır nerede başlar, jartiyer ne yana düşer tek derdim bunlardı. Evet kendimle gurur duymuyorum ama pileli mini etekleri, ponponlu ayakkabılarına rağmen çok uğraştım çok ama saygı duyamadım….olmadııı olmuyorrrrr……

18 Mayıs 2011 Çarşamba

SEVGİLİ YURDUM ERKEĞİ SEVİN KENDİNİZİ SEVİN







Aniden kapım açıldı, otuzlu yaşlarını süren hafif kilolu bir adam ve annesi olduğunu tahmin ettiğim bir kadın paldır küldür odama girdiler. Erkek eliyle ağzını kapatmıştı, kadın oradan atıldı.

-‘’ Biz aciliz doktor hanım oğlumun dudakları şişti’

- ‘’Peki gelin ‘’ dedikten sonra içeri girdiler,oğlu elini indirdi özellikle üst dudağı çok şişmişti zor konuşuyordu.

-‘’ Acile geçin orada bakayım size, ayrıca iğne yapmamız gerekir zaten, burada yapılmıyor ‘’ dedikten sonra ben önde onlar arkamda acilin yolunu tuttuk. Üst dudağı şişebileceği gibi larinks( nefes borusunun üst kısmı) de şişebilir ve hava yolu tıkanabilirdi. Muayenede sorunsuz nefes aldığını görünce rahatlamış ve tedavisini düzenledikten sonra sıra sorulara gelmişti. Herhangi bir şeye alerjisi olup olmadığını, ilaç kullanıp kullanmadığını daha önceleri buna benze bir tablo yaşayıp yaşamadığını sordum. Tüm sorulara hayır cevabını veriyordu. En sonunda ‘’Değişik bir şey yediniz mi ?’’ diye sordum. Ikına sıkıla ‘’Akşam mesir macunu yedim ondan olabilir mi acaba?’’ diye sordu.


‘’Olabilir tabii içinde çok çeşitli baharatlar daha önce hiç yemediğiniz bitkisel ürünler olabilir ‘’ dedim

Artık doktor kimliğimden yavaş yavaş sıyrılmaya içimdeki yaramaz çocuk ortaya çıkmaya başlamıştı. Karşımda kaygılı annesinin yanında süklüm püklüm duran otuzlu yaşarında mesir macunu yemiş bülbül gibi susan, Angelina Jolie görse dudaklarını kıskanacağı yurdum erkeği duruyordu.


Gülmemi zor tutarak ‘’İsterseniz size rapor vereyim bu köfte dudaklarla işe gitmek istemezsiniz sanırım’’ dedim. Eyiki eyiki diye zoraki gülmeyle ‘’İyi olur valla’’ dedi.

Buradan yola çıkarak yine bu günlerde yurdum erkeğinin skor/ boyut ile ilgili kaygılarını nerelere taşıdığını ve beni nasıl sinir ettiklerini anlatmak istiyorum. Beni tanıyanlar bilir uzun boylu bir kadınım arabayı kullanırken de direksiyona yapışanlardan değil rahat bir şekilde bacaklarını uzatıp arkaya yaslanarak araba kullanırım. Yani araba koltuğum zaten yeterince geridedir.

Mahalle arasında bulunduğumuzdan bizim aile sağlığı merkezinde park sorunu yaşanır sıkça. Zaman zaman esnaftan birileri gelir arabanın anahtarını ister.

- ‘’Hocam arabayı biraz ileri çeksek, kamyon geldi mal indireceğiz’’ Ben de veririm anahtarı hastaları bırakıp ben inecek değilim ya, hem nasıl olabilir böyle bir şey, mesai saatleri içinde bir doktor özel işiyle nasıl ilgilenir? Cıngar koparırlar valla bu arada biz doktorlar hastalarımızdan ciddi ciddi korkuyoruz artık. Konfeksiyon işçisi olsam öğlen arası haricinde iki kere 10 dakika çay molam olur. Ama doktor olarak yok öyle mola falan, olay olur ‘’ Ölüyoz bizz doktorlar çay içiyooo Allah belanızı versin acil geldik doktor gelmiyoo’’ Koşa koşa gidersin

-‘’Neyiniz var?’’

-‘’Bir haftadır öksürüyorum?’’ Hani acildin hani ölüyordun ?

Neyse konumuz bu değil. Dediğim gibi ben mesai saatleri kölesi yerimden kıpırdamayacağımdan anahtarımı gönderirim. Akşam olup da arabama oturunca bir bakarım ki carrrttt arabamın koltuğunu en sonuna kadar geriye itmişler.


Acaba Mehmet Okur geldi de aşağıdaki elektrikçide çalışmaya başladı benim mi haberim yok? O mu çekti arabamı?

Sevgili esnafım boylu poslu olmadığını ortalama bir Türk erkeği olduğunu hepimiz biliyoruz o zaman bu; vay efendim bacaklarım çok uzun, hiçbir yere sığamadım havalarına ne gerek var? Alt tarafı arabamı 2 metre ileri alacaksın ama koltuğumu 3 metre geri alıyorsun. Bu durumda koltuk hala daha önce durduğu yerden bir metre geride. Hem hala öğrenemedin mi ? Bacakların boyu değil fonksiyonu önemlidir. Yürüyorsan koşuyorsan o bacaklar iyidir çok iyidir. Onları olduğu gibi sev, farklı gösterme. İlla bir organını değiştirmek istiyorsan benden bir tavsiye beyninden başlayabilirsin.


( Sevgili hastam için Nazan Öncel Söylüyor; Köfte dudaklarını....)

http://www.dailymotion.com/video/xfl5e5_nazan-oncel-hokka_music

4 Mayıs 2011 Çarşamba

MEĞERSEM BEN DUNNİNG- KRUGER SENDROMUNA KIZARMIŞIM DA ADINI BİLMEZMİŞİM


Bucera aplanız pek tembel bu günlerde yazamıyor düzeltilmesi gereken tamamlanması gereken yazılar öyleee duruyor bir köşede.
Bir de mütemadiyen bir şeylere, birilerine kıl oluyor olmaz mı ? Siz olmaz mısınız? Oluyorsunuz.
Bu gün bu yazıyı okudum hah dedim bak ne güzel anlatmış bilimsel olarak da ispatlanmış. Salaklar az bi susun ya! Bilenler bir silkelenin kendinize gelin, alıngan naneyi oynamayın ''Vay kimse değerimi bilmiyor, bıktım bu dünyadan bana göre değil'' diye sızlanmayın, azcık '' yırtık'' olun affedersiniz.
Bu toplumun sizlere ihtiyacı var onlara değil.

Neyse geçelim aşağıdaki yazıya;

Televizyon izlerken birilerine bakıp da "Ya bu adam bu sığlıkla nasıl buralara kadar gelebilmiş" diye düşündüğünüz oldumu hiç? Ya da işyerinizde sizinle aynı ya da daha üst aşamada bir görevde olan bazıları, sizde büyük bir şaşkınlık uyandırdı mı?; onlara... bakıp "Bu cahillik, kendini bilmezlik nasıl fark edilmez?" diye iç geçirdiniz mi? Justin Kruger ve David Dunning adlı iki ABD'li bu hissi çok yaşamış olacak ki, iki psikiyatri uzmanı, 10 yıl kadar önce bir teori ortaya attı: "Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır." Ve bunun üzerine bir araştırma başlatıldı. Fizyolojik ve zihinsel alanda yapılan çeşitli uygulamaların sonucunda şu bulgulara ulaşıldı:Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimin-dedir.Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler. Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerini n farkına varmaya başlarlar. Bitmedi... Cornell Üniversitesi' ndeki öğrenciler arasında bir test yapıldı ve klasik "Nasıl geçti?" sorusuna öğrencilerden yanıtlar istendi... Soruların yüzde 10'una bile yanıt veremeyenlerin "kendilerine güvenleri" müthişti. Onların "testin yüzde 60'ına doğru yanıt verdiklerini" düşündükleri; hatta "iyi günlerinde olmaları halinde yüzde 70 başarıya bile ulaşabileceklerine inandıkları" ortaya çıktı. Soruların yüzde 90'ından fazlasını doğru yanıtlayan-lar ise "en alçakgönüllü" deneklerdi; soruların yüzde 70' ine doğru yanıt verdiklerini düşünüyorlardı. Tüm bu sonuçlar bir araya getirildi ve Dunning-Kruger Sendromu'nun metni yazıldı: "İşinde çok iyi olduğuna" yürekten inanan 'yetersiz' kişi, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve aslında yapamayacağı işlere talip olmaktan hiçbir rahatsızlık duymaz! Aksine her şeyin hakkı olduğunu düşünür! Ancak bu 'cahillik ve haddini bilmeme' karışımı mesleki açıdan müthiş bir itici güç oluşturur.'Eksiler' kariyer açısından 'artıya' dönüşür.Sonuçta, 'kifayetsiz muhterisler' her zaman ve her yerde daha hızlı yükselirler.. .Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar çalışma hayatında 'fazla alçakgönüllü' davranarak öne çıkmaz, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmaz, kıymetlerinin bilinmesini beklerler... Tabii beklerken kırılır, kendilerini daha da geriye çekerler... Muhtemelen üstleri tarafından da 'ihtiras eksikliği' ile suçlanırlar... "Ne olur fazla mütevazi olmayın!... "Siz de çevrenize şöyle bir bakın" diyeceğim ama eminim bu satırları okurken bile aklınızdan bir dolu yüz, bir dolu isim geçti... Bence Dunning ile Kruger'in, bu çalışmalarıyla 2000'de, Nobel yerine Harvard Üniversitesi' nin Ig Nobel'ini alma nedeni "cahil olmamalarıydı" . Gönlümün nobelini bu ikiliye vererek yazımı Bertrand Russel'in bir sözüyle bitiriyorum: "Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır." KAYNAK: www.cozumpaylasimgrubu.tr

27 Nisan 2011 Çarşamba

BUCERA APLANIZ ÇOK ÖFKELİ ÇOK


Anadolu’da çeşitli eğlenceler vardır.

Düğünlerde derneklerde canlandırılır.

Bunlara yeni bir eğlence eklendi son yıllarda.

Etkisi inanılmaz.

Moral veriyor.

Kişinin kendine güvenini arttırıyor.

Nedir o eğlence diyenleri daha fazla merakta bırakmayalım.

“Doktor Tekmelemek.”

Doktor erkekse çok değil. Ama kadınsa süper bir duygu veriyor.

Adeta kızgın kumlardan serin sulara atlar gibi.

Yaşanır anlatılmaz.

Hastanız varsa, hele ki durumu ağırsa, elinizden de bir şey gelmiyorsa üzülmeyin. Gidin bir doktor tekmeleyin.


* * *


Eğer sıradan biri değilseniz, mülki idarede amirseniz, yani küçük dağları siz yaratmışsanız, sadece tekmelemeyin, bir de açığa alın.

Önce tokatlayın. Yere düşerse tekmeleyin. Kendini korumak için ayaklarınıza vuracak olursa, beni darp etti diye şikâyetçi olun. “Yetmez” diyorsanız açığa alın.

İlk ifadenizde, “Tekmelemedim, kendi düştü. Ama korumalarım tutmasaydı dövecektim” deyin. Sonra ifade değiştirin. Doktorun kadın olmasını önemsemeyin; “O beni darp etti, asıl ben şikâyetçiyim” deyin.

Hastanın durumunun ağır oluşunu bahane ederek üste çıkın.


* * *


Diyelim kaymakam değil ama bir kaymakama yazı işleri müdürüsünüz.

Şimdi kaymakam dururken size düşmez doktor tekmelemek.

Biliyorum çok istiyorsunuz ama olmaz işte, önce kaymakam tekmeleyecek; malum, hiyerarşi var.

Ama üzülmeyin mülkü idarenize amir olanın vurduğu her tekme sanki siz vurmuşsunuz gibi olacak ve bilumum sevaplara sizde gark olacaksınız.

Kaymakam en “Gürbüz” tekmeleri ile kadın doktoru tekmeledi diye sanmayın ki sevaplar sadece ona yazılacak ve siz mahrum kalacaksınız bundan.

Kat be kat fazlası size yazılacaktır. Yeter ki kaymakamınızın arkasında durmasını bilin.

Ne mi yapacaksınız?

Misal; doktor hakkında, hastanızı mağdur etti diye, şikâyetçi olabilirsiniz.

Ne bileyim ben, biraz yaratıcı olun, bayan doktor karateciymiş, kaymakamı tekmelemiş, bende şahidim falan deyin.


* * *


Böyle bir durumda ola ki doktor gider savcılığa şikâyetçi olur.

Siz daha fazla şikâyetçi olun.

Doktorun aslında hep bu gibi davranışlarda bulunduğundan bahisle, çeşitli şahitler yardımı ile kurtarın gürbüz kaymakamınızı.

Birkaçta, fedakâr kaymakama, ilişkin hikâyeler, iş tamamdır.

Tekmelenen kadın doktor artık yer beğensin kendine.

Var mı öyle bağımsız kararlar vermek.

Sen ki basit bir doktorsun, senin neyine mesleğini nasıl icra edeceğine ilişkin tavır geliştirmek.

Sana gel diyecekler geleceksin, git diyecekler gideceksin.

Bugünlerde normal vatandaşın bile doktor dövdüğünü aklından çıkardın galiba.

Kendi kendine işler yapıyorsun, sonra yok kaymakam beni dövdü.

Dövecek tabi.

Doktorları darp etmek bu kadar popülerken, hatta kimi zaman öldürmek bile vakayı adiyeden sayılırken, seni bir kaymakam tekmelemiş daha ne istiyorsun.

Sıradan biri dövseydi daha mı iyiydi?

Bugün çeşitli sağlık kuruluşlarında sıradan insanlar tarafından tekmelenen doktorlar ne yapsın?

O ki yıllarını vermiş bu ülkeye, kaymakam olmuş.


* * *


Kaymakam bu döver de, sever de…

Sen bu kadın haline bakmadan… tövbe, tövbe…

Hadi şimdi git şikâyetinden vazgeç, kaymakam seni affetsin bu işte burada kapansın…

Hadi…


Alıntıdır....Z. Kaplan