5 Nisan 2012 Perşembe

ANİDEN LAPTOPA TAPINIRKEN BULDUM KENDİMİ



Söylemesi ayıp Bucera ablanızın dün süslenesi püslenesi gelmişti . Uzun zamandır kot pantolon spor ayakkabılar ile takılan ben, otuzlu yaşlarımın ilk yarısında giyindiğim gibi yine etek ve topuklu ayakkabı ile işe geldim. Tüm gün’’ vay efendim ne güzel olmuşuz pek bi yakışmış mış, hep böyle olaymışım’’ gibi iltifatlara mahzar oldum. Hal böyle olunca da insan ruhu tabii bu, ister istemez bir ego şişmesi bir yürüyüş değişikliği,’’ vay anasını hala yaşlanmamışım bak’’ düşüncesi, böyle gözlerin kısılması ile beraber burnu havaya kaldırarak yürüme, kasılma hali hasıl oldu bende.

Allahın sopası nedense bende çok hızlı devreye girer, hemen havam söndürüldü.

Ama bazıları için 32 yıl bekleniliyor ve dünkü duruşmalar için gazeteler boy boy haber yapmış ama zamanında o gazeteler yıllarca susmuşlardı. Peki Silivri dolup taşarken bu gazeteler niye tekrar susar? Başımızdakiler için de mi 32 yıl bekleyeceğiz şimdi ? Yani adaleti haber yapmak için farklı bir zaman birimi mi kullanılıyor? Benim kafam karıştı siz bir şey anladınız mı?

Neyse dönelim bana reva görülen adalete, tüm gün ‘’ peh peh ben neymişim’’ şeklinde dolandım.

Akşam oldu eve gideceğim bizim aile sağlığı merkezinin oldukça dik merdiveni vardır. Yaşlı hastalarımızdan zaman zaman şikayet alıyoruz bu konuda. Ben de o pek bir dik merdivenden tak tak topuklu ayakkabı sesinin yan duvarlara çarpıp çarpıp tekrar yankılamasıyla beraber inmeye başladım.

Son 3-5 basamak kalmıştı, tak tak sesi sokaktan duyulur hale gelmiş sanırım ki bir grup genç sokaktan geçerken içeriye doğru bakmışlardı tam onlar geçti geçmedi benim ayakkabım merdivene takıldı ben bir güzel havalandım, bir elimde laptop çantam, diğer omzumda kol çantam. Böyle kollarım havada debeleniyorum, belli çok kötü bir iniş olacak ama kafamdan ne çok düşünce geçiyor;

‘’ Neyse delikanlılar geçtiler onlar görmez.

- Allah karşı eczanede oturan kadın bana bakıyor, ama görmüyordur ya boş boş bakıyor

- Nasıl görmüyordur? Sen onu görüyorsan o da seni görüyordur.

-Sen görürsün tabii eczanenin ön cephesi tamamen cam içerisi aydınlık ama küçük kapıdan merdivenlerin sonunu nasıl görecek kadın ? Bu arada hala gelmedik mi ya ? Alt tarafı 2-3 basamak düşüyordum ne kadar uzun sürdü be düşsem de bitse artık.’’

Bu arada zamanın izafiyet teorisini yeniden yaşadım. Yok efendim mutluyken zaman hızlı geçermiş de uzayda ışık hızıyla gidince yavaşlarmış za zu…..

Ne gerek var öyle karmaşık şeylere, düşerken eğer rezil olacağım korkun varsa zaman duruyor. O yavaş çekim bir türlü bitmiyor. Havalanışla beraber ‘’düşüyorum lennn’’ şeklinde yüzün çarpılması ve dehşet ifadesi, o kolların can havli ile öne arkaya çırpınışı, nafile tutunacak dal araması, bacakların hayali bir bisiklette pedal çevirmesi, kafadan geçen bir romanın ön sözüne yetecek kadar düşünceler. Bu başka nasıl açıklanabilir?

Refleks olarak kollar düşmeye yakın tutunacak dal bulmaktan ümidi kesince öne uzatılır ki düşerken yüz çarpılmasın diye, benim kollar için zor oldu tabi laptop çantası ile beraber öne uzatıldı, önce dizlerim iniş yaptı beton zemine çarpınca hissettim bunu, sonra yüzümü oldukça yumuşak bir şeye gömdüğümü fark ettim, sonra anladım ne olduğunu, iyi ki laptop çantamı en kalitelisinden almışım. Sanırım amaç laptopu korumaktı ama burada hem laptop hem benim yüzüm korunmuş oldu.

Sonuç itibariyle yüzüm çantanın üstünde, ellerim iki yanda dizlerimin üstüne iniş tamamlandı. Tam bir secde pozisyonu. Kısaca iniş tamamlandığında, kendimi laptop çantama tapınırken buldum. Hemen ayağa fırladım üstümü başımı düzelttim, eczanedeki kadınla tekrar göz göze geldim kendisine sinir oldum. Gülüyor muydu yoksa? Gıcık şaşı şey nerden görmüştür ki ?

Sonra emin adımlarla dimdik arabama yürüdüm oldukça havalı bir şekilde kapıyı açtım arabama oturup gaza bastım.


Şu aşağıdaki resimle aramda hiçbir benzerlik yoktur, tüm gece de sol dizim ağrımadı işte. Zaten kot pantolon ve Conversler bana daha çok yakışıyor hem daha genç gösteriyor.

Bir de neymiş kadınlar teknolojiden anlamazmış, sevmezmiş. Teknolojiyi nasıl sevmem ? Bırakın sevmeyi ben laptopuma tapıyorum inanmazsanız karşı eczanedeki gıcık kadına sorun.

27 Mart 2012 Salı

KORKULANLAR OLDU BENİM DE LAKABIM VARMIŞ MEĞERSEM



Daha önce şu yazımda bahsetmiştim aile hekimliğinin nasıl dedikoduya müsait olduğunu, tüm mahalle bakkallı, berberi ile tek hekime bağlı olunca illa ki sıklıkla sohbet konusu olabileceğini.

Meğersem zaten sohbet konusu olmuşum, hatta takma ismim bile varmış ‘’Mahidevran’’. Sokaktan geçerken esnaf ‘’ Yine geçiyor Mahidevran’’ diyorlamış.

Nasıl mı öğrendim?

Bugün çıkışta karşı parfümeriye girdim. Parfümerinin sahibinin annesi astım hastası, hatta geçen hafta iki kere sıkıştı müdahale etmek zorunda kaldım. Ciddi astım atakları geçirdi. Bu olaydan sonra kızına sigara konusunda uzun uzun nutuk attım. Ne zaman beni görse sigarasını gizliyor. İki konuda hassasım bir sigara, iki bilinçsizce hekime danışılmadan kullanılan antibiyotik. Sanırım özellikle antibiyotik söz konusu olunca oldukça kararlı, hafif sert bir tavrım var.

Aslında son zamanlarda hastalarımla bu konuda anlaştım sayılır. Bir buçuk yıldır bunun savaşını verdim artık meyvelerini topluyorum kendi kendilerine antibiyotik almalar, sonra gelip bana yazdırmaya çalışmalar oldukça azaldı.

Ama bu süreçte, antibiyotik yazmayan doktora ve Mahidevran’a çıkmış adım.

Dediğim gibi bugün parfümeriye girdim iki dükkan ilerden esnaf arkadaşı hastam olan bir bey de misafirliğe gelmişmiş. Dükkan sahibi hanım hemen ‘’Şimdi yandın dedi’’ beye bakarak. Bir baktım adam gülerek sigarasını saklıyor.

‘’Doktor hanım, valla adınız Mahidevran’a ( Nur aysan) çıktı hem fiziksel olarak çok benziyorsunuz hem de sultan gibi otoriter bir yanınız var'' dedi.

Başladım gülmeye’’ Gerçekten mi ? O kadar otoriter bir yanım mı var ? Sanırım antibiyotik söz konusu olunca, otoriter oluyorum. İnanın bu hastaların iyiliği için ama üç gün önce öksürüğüm bir haftadan uzun sürüp bir de bir akşam boğulur gibi olunca kendime antibiyotik başladım ve ; Antibiyotik yazmadığım hastalarımın ahı tuttu galiba, bu kapsülü onların şerefine yutayım ’’ diye düşünmüştüm.’’ Madem Mahidevran olduk ,o zaman sizleri yalancı çıkarmayayım yarın zümrütleri, yakutları takıp takıştırayım, kabarık has ipek elbiselerle geleyim polikliniğe’’ dedim.

Tüm esnaf arkadaşlar çalışanlar gülüştük….

Şimdi geldim netten fotolara baktım gerçekten benziyormuşum. Özellikle de aşağıdaki resimdeki haline.

Neyse beterin beteri var, Daye hatun da otoriterdir fazlasıyla, ona da benzetilebilirdim. Ben Mahidevran’a razıyım. Hem benle bunu böyle paylaşabildiklerine göre o kadar fena biri sayılmam değil mi sevgili okurlarım?

14 Mart 2012 Çarşamba

14 MART



Son zamanlarda çok iç karartıcı şeyler oluyor, hep üzücü, sıkıcı yazılar yazmak zorunda kaldım ama güzel şeyler de var mesela....

Bugün çiçeklerle gelen hastalarım da oldu, ''Tıp bayramıymış kapıda öğrendim, bayram yapacaksınız sizi bulamayacağım diye çok korktum'' diyen teyze de oldu.

Sonuç itibari ile hepinizi seviyorum ülennn.

Zaten bana her gün bayram

15 Şubat 2012 Çarşamba

BAZEN NASIL DA KOLUMU KANADIMI KIRIYORLAR


Bir hastamdan dolayı oturup zırıl zırıl ağlayasım var, zırıl zırıl olmasa da ağlıyorum işte. Kolumu kanadımı kırdı canım yanıyor, çok acıyor çok….

Özel bilmem ne doktorunun telefonda önerdiği, kendisinin kargacık burgacık yazdığı kağıt parçasını koydu önüme, şikayetlerini söyledi.

Dinledim muayene ettim ilaçlarını yazdım.

- Her ilacı kullanmam tansiyonumu çıkarıyor’’ dedi

Özel doktorunun telefonda söylediği ilaçlardan biri tansiyon çıkaran türden olduğundan onu yazmadım. Diğerleri telefonda duyduğu kadarını yazdığı için ve piyasada öyle ilaç bulunmadığından teşhisimin doğrultusunda ilaçlarını düzenledim. Reçetesini aldı gitti. Üç beş hasta sonra hışımla içeri girdi ‘’ O ilaçların yazılı olduğu kağıdı alabilir miyim ?’’ diye sordu.

Peşinden de fırçayı bastı.

-‘’ Size, ilaçlar bana dokunuyor her ilacı kullanamam dedim kağıttakileri yazmamışsını z‘’ diye söylendi.

Çöpten kağıdı çıkardım verdim, orada ilaca benzeyen tek yazının da tansiyon çıkaran bir ilaca karşılık geldiğini anlattım bundan dolayı yazmadığımı ve bana güvenmediyse, doktoru olarak görmüyorsa, başka bir hekim seçmesini, bana gelmemesini çünkü bu tür davranışların beni çok üzdüğünü söyledim.

Kadın gitti, arkasından bakakaldım. İlk defa buna benzer bir olay yaşamıyorum hatta çok daha kötülerini yaşadım, sinirlenmedim ama bu sefer çok üzüldüm sadece.

Kolum kanadım kırılmış hissettim, canım yandı. O kolum kanadım ki bana nelere mal olmuştu, sanırım da en çok bunları düşününce üzüldüm.

O kolu kanadı ben kolay büyütmedim.

Sobalı evimizin, karanlık arka odasında, küçük elektrikli sobanın karşısında o gecenin en zor saatlerinde, uykuya, yorgunluğa direnerek sabahlara kadar ders çalışarak büyütmüştüm. Kolay olmamıştı o kolları kanatları büyütmek, birçok şeyden vazgeçmek vardı. Mesela gençlikten; başımın dumanlı olmaya, kanımın deli akmaya hakkı yoktu. Tıp fakültesinde okumanın yükü o kadar binmişti ki omuzlarıma. Havai olamadım, hata yapamadım, gönlümce yaşayamadım. En güzel yıllarımı tıp fakültesinin odalarına, koridorlarına, bahçesine gömdüm….

İnsanın gençliğinden vazgeçmesi ne acıdır, ne kapanmaz yaralar bırakır, ileriki yıllarda öğrendim.

Sonrası bir devlet hastanesinde asistanlık, daha beter sabahlamalar, çok kötü şartlar altında tutulan nöbetler, hamam böcekleri arasında 1-2 saat uyumaya çalışmalar, eve pire taşımalar, şiddete maruz kalmalar…. Yaşanır anlatılmaz yılların sonunda varılan otuzlu yaşlar.

Ben otuzlarımın ortasında kendime geldim ve döndüm baktım ki kendim için hiçbir şey yapmamışım…..

Uzun yıllar verilerek büyütülen kanatlar, kollar kolay kolay kırılmazlar, sağlam bağlanmışlardır gövdeye, damarları kalındır bir bilek kalınlığındaki damardan gürül gürül alın teri akar.

Bundan dolayı bir de kırıldı mı çok acır, çok kanar…..

Bugün benim o’’ kolumu kanadımı’’ acımadan çatır çatır kırdılar, hala çok acıyor çok….

8 Şubat 2012 Çarşamba

BEN SİZDEN DEĞİLİM


Geçenlerde okudum, Mina Urgan’nın kitabını ( bir dinozorun anıları) öğrencilerine önerdiği için bir öğretmen hakkında soruşturma açılmış. Neymiş efendim o kitap gençleri alkole özendiriyormuş, yazarı kendilerinden değilmiş. O koskoca kitaptan, her satırında işlenen insan sevgisinden, dolu dolu yaşanmış yıllardan, bula bula bunu mu buldunuz ? ( Ayrıca sarhoşluğun, o rezil duruma düşmenin insana ne kadar yakışmadığını da yazmıştır Mina Urgan o kitabında.)

Ne yapalım sayın büyükler siz de toplumu ahlaksızlığa özendiriyorsunuz.

Koskoca adamlar 13 yaşındaki kıza defalarca tecavüz etti, o kız 7 ameliyat geçirdi, ve davada ‘’kendi rızasıyla ‘’ yapmıştır sonucu çıktı diye indirim yaptınız. Hüseyin Üzmez zihinsel özürlü kıza tecavüz etti, korudunuz. Namazında abdestinde bir baba 12 yaşındaki kızını sattı 6 yıl sürdü davası, o da ancak bir gazeteci üzerine gittiği için, medyaya yansıdığı için, sadece cinsel istismarda bulunan hakkında tutuklanma kararı çıktı. Bir dernek ‘’ deniz feneri ‘’ dedi trilyonları hortumladı kimsenin ruhu duymazdı da Almanya ayağı olduğu için ancak ortaya çıktı. Bırakın adaletin yerine gelmesini, soruşturan savcıları şimdi siz yargılıyorsunuz. Sizin gibi düşünmüyorlar diye o kadar yazarı gazeteciyi kim içeri tıkıyor ?

Sizce kim zararlı bu memlekette ?

Sizin için din, neden, önce kendinizden olmayanlara düşman kesilmek demek? Neden sizin için din sadece görünüşten ibaret ? İnsanın özünü, iyi ahlakını neden unutuyorsunuz? Nerde Mevlana’nın peygamberin  hoşgörüsü, insan sevgisi ? Peygamber bile ‘’Sizin dininiz size, benim dinim bana’’ derken, siz neden herkesi kendinize benzetmeye çalışıyorsunuz, benzemeyenler de gözünüzde ‘’ kötü’’ oluyor. Asıl sorun din anlayışınızın ‘’ başkaları ne yapıyor, ne kadar günahkarlar,tüh kaka onlar’’ dan ibaret olması.

Doğrusu, dinin kişinin özünde olmasıdır yani dindar dediğin en çok kendini eleştirir, kendiyle savaşır kendini düzeltir. Yine Mina Urgan’nın kitabında vardı. Kendisi bir din adamı olan Jonathan Swift ‘’ ancak birbirimizden nefret edecek kadar dindarız, birbirimizi sevebilecek kadar dindar değiliz’’ demiş. Nasıl da uyuyor bize.

Geçenlerde bir oğul, yaşlı babasıyla gelmişti, adam mutsuzdu yaş sekseni geçmişti eski hali yoktu, eskisi gibi yürüyemiyor, her işe koşamıyordu. Halsizliğinin sebeplerini araştırırken öğrendim.

Bir sürü profesöre muayene olmuş, yapılmadık tetkik kalmamış. Çeşit çeşit endoskopiler, EKO’lar tahliller, hiçbirinde problem çıkmamış. Ben oğluyla konuşurken ;‘’Kızım bana yaşlandın dediler, ondan halim yokmuş’’ diye üzgün bir şekilde lafa girdi amcam.

Hekimlik zor bir zanaattır, her şey tıp kitaplarında yazmaz, bazı şeyler Mina Urgan’ın kitabında yazabilir mesela. Amcama gülümseyerek döndüm,’’ Ne güzel işte yaşlandınız ve tüm sorumluluklarınızdan kurtuldunuz ‘’ dedim.

-‘’Efendim anlamadım ‘’dedi

-Yani artık iş stresiniz yok, çocuklarınızı düşünmek zorunda değilsiniz hatta onlar sizi düşünüyor artık. İstediğiniz kadar şımarabilir tembellik yapabilirsiniz kusurunuza bakmazlar. Sabah erken kalkmak zorunda değilsiniz, ama zaten erken uyanırım diyorsanız o zaman ne güzel , sabah trafiğinde işe yetişme derdiniz yok, sahile inin yavaş adımlarla yürüyüş yapın, hızlı yürümediğiniz için etraftaki güzellikleri daha çok görebilirsiniz.(yavaş yürüme ve güzellikleri görme kısmı bana ait). Artık eskiden vakitsizlikten yapamadığınız her şeyi yapabilirsiniz, daha çok kitap okursunuz belki oturur bir şeyler yazarsınız.

Adamın yüzü aydınlanmaya başlamıştı, birden yaşlılık o kadar da kötü görünmedi gözünde.
Oğluna döndüm,’’ Mina Urgan’ın bir dinozorun anıları isimli kitaptan alıntı yaptım babanız için. Siz de alın okuyun, mutlaka babanız da okusun yaşlılığı sevecektir ‘’ dedim.

Ben profesör değilim, beni görmek için hastalar yüksek meblağlar ödemiyorlar. Havalı havalı tahlil tetkik yaptıramıyorum, bilgim onlardan çok daha az ama onların yapamadığını, yaşama sevincini hastalarıma tekrar verebiliyorum çünkü ben tıp dışında da kitap okuyorum. Benim hastama faydam dokundu çünkü Mina Urgan’ı okumuştum.

Ben hastalarıma o kitabı öneriyorum, ben sizden değilim hadi beni de atın içeri.

Dip not, Konumuzla ilgisi yok ama iki okunası blog sayfası tanıtmak istiyorum

4 Ocak 2012 Çarşamba

BENDE BEYİN UYUŞMAZLIĞI VAR ALLAH DÜŞMANIMA VERMESİN








İnsan, organları ve ruhu ile bir bütün de olsa asıl kumanda merkezinin beyin olduğunu herkes bilir. Benim beynim bırakın kumanda merkezi olmayı, apayrı bir kişilik hatta kişi, üstüne üstelik de erkek. Yok yanlış düşünmeyin, ben beynimi ruhumdan ayrı tutuyorum. Ruhen tabii ki kadınım ve kişiliğim var ama bu ruhumun emir gönderdiği komuta merkezi bir erkek hem de adı Nuri. Buradaki erkek kavramı cinsiyetten ziyade kişilik, davranış yani ahvali tanımlama amacı ile kullanılmakta. Bu kadar soyut bir kavramı somutlaştırmak için yapılmış bir şey ya da Nuri nihayet dile geldi kendini anlatıyor.


Ben beynimden çok çektim, o da benden çekiyor. Normalde eğer ben ona bir görev vermediysem çok yoğun çalışır, o zamanlarda da Nuri değildir zaten. Zaman zaman uçarı bir çocuk, nadiren duygusal bir şair sık sık da şizofreninin pençesinde bir delidir, hiç durmaz sürekli düşünceler, görüntüler, hatıralar bulup bulup gözüme gözüme sokar amaaa gel gelelim ki eğer ona ihtiyacım varsa hemen Nuri olur.


Nuri biraz kilolu ve göbekli, eski yağlı bir tişört var üstünde. Asıl rengi belli olmayan yıllardır kullanıldığı için artık grimsi renge dönüşmüş, kısalmış tişörtünün altından göbeği görünüyor. Ayrıca Nuri kıllı ve çok tembel. Ona işim düştüğü zaman ya sedirde oturmuş ayaklarını toplamış nargile içerken ya da kahvede okey oynarken buluyorum kendisini.


Düşünsenize bu adama tıp okuttum ben.


Çok çekti elimden çok. Ya ben ? Benim ömrüm çürüdü Nuri ile uğraşmaktan. Bir gün ruhumu şu bulduğum resimdeki gibi teslim edeceğim içimdeki Nuri özgürlüğüne kavuşarak kıçına kına yakacak.


Tıp fakültesinde yıllarım böyle geçti;


-Nuri vizeler yaklaşıyor ne olur kalk al şu anatomi kitabını eline okuyalım azcık yetişmeyecek.


Nuri nargilesinden bir nefes alır, kıçının altındaki ayağını iyice yerine yerleştirir ki bu beden dilinde; hiç yerimden kalkmaya niyetim yok demektir ve camdan bakmaya devam eder.


Söylenmelerim işe yaramaz, yerinden kalkmaz ertesi gün de yalvar yakar olurum oralı olmaz. Sınavdan bir gece önce geç bir saatte artık kahvelerden toplarım kendisini, dökerim önüne koca koca kitapları.

-Al bakalım, nasıl yetiştireceksin al bunları oku, yarın sınav var, hele bir düşük al Nuri canına okurum senin.

Zavallı Nuri başlar göbeğini kaşıyarak, gözlerini devirerek, sayfaları çevirmeye okumaya .


Çok sıkılır, bunalır, okkalı küfürleri savurur,bana kızar, kaderine lanet eder;’’ Böyle bir ruha, neden ben beyin oldum neden ben? Allah’ım reva mı bu bana? Ne güzel arkadaşlarım var hepsinin ruhu da kahvede okey oynuyor, maça gidiyor ben niye tıp okuyorum?


Ben de ondan çok çektim; son güne kalmış okunması gereken yüzlerce sayfa notlar, son günlerde sabahlamalar, yetişmeyecek diye paniklemeler, ağlama krizleri ve ucu ucuna geçilen sınavlar…


Öğrencilik hayatım böyle geçti, gelelim günümüze.

Nuri ile barışamadık, ona sorsan hala çok çekiyor benden, bir rahat yüzü görmedi, bitmiyor derdim; yok kitap okuyacakmış yok okuduklarını hatırlayacakmış, şiirleri ezberleyecekmiş, kimin şiiri bu diye sorduğumda bilecekmiş. Bazen bir çemkiriyor.


- Yeter be, şiirleri okuduğuma şükret, o kadar saçma sapan şeyleri bir de ezberleyemem. İşine gelirse benden bu kadar.
Ne diyeyim bazen susuyorum haklı, zor bir hayatı oldu, bu ruha o beyin, şiddetli geçimsizlik var ama ben de haklıyım değil miyim?
En büyük sorunu da poliklinik ortamında yaşıyoruz.

Nuri isen Nuri’sin ben ne yapayım? Hasta dün gelmiş uzun uzun konuşmuşuz dinlemişim, bu sabah tahlile çağırmışım hastanın yüzüne bakıyorum hiçbir şey yok bende .
-Nuri Nuuuri kime diyorum? Ne konuşmuştuk çıkarsana bilgileri?
Nuri daha uyanamamış bekar odasındaki yatağında, ben Nuri dedikçe sağa sola dönüp kirli çarşafını kafasına kadar çekmekle meşgul.

O kadar sıkılırım ki hasta bana bakar’’ dün gelmiş o kadar konuşmuştuk ya’’ der gibi.
- Neyiniz vardı bir hatırlatın bana ‘’derim zaman kazanmak için.

Bu arada Nuri’nin başına dikilir en cırtlak sesimle bağırırım.

-Nuri çabuk kalk son defa uyarıyorum dün gelen şu kadının bilgilerini dök.
Nuri bakar ki kurtuluş yok oflaya puflaya kalkar, seksenlerden kalma oymalı vitrine doğru yürür. Vitrinin ortasında oymalı kapaklar menteşelerinden gevşemiş olduğundan kapaklar açık durmaktadır, içerde ise yetmiş ekran eski bir televizyon ve televiyonun üstünde sağında solunda atılmış eski DMO ( devlet malzeme ofisi) damgalı dosyalar.

-Hangi kadın ‘’ diye geri çemkirir Nuri

- &-Adı****imiş.

&bBilmiyor musun ben isimle dosyalamam, adından anlamam neyi varmış kadının?


O esnada ben de dosyalara göz atarım. Dosyaların on yüzünde isim yerine;


‘’ Kırmızı eşarplı tatlı teyze’’


''Çok konuşurken terleyen adam’’


‘’Çocukken ağaçtan düşmüş kadın’’


‘’ Konuşurken az daha beni bayıltan hatun’’ gibi tanımlamalar yapmış.


-Hey Allah’ım böyle mi dosyalıyorsun hastaları ? Ya sabır ya sabır, diye söylendikten sonra, kadının söylediklerini Nuriye anlatırım belki ne yazdığı hatırlaması daha kolay olur diye. Bir süre sonra Nuri üzerinde ‘’Tansiyonu yüksek çıktı, karnı yıllardır ağrıyormuş muhtemelen önemli değil’’ yazan dosyayı bulur ve kafama fırlatır.

-‘’Al al yedin kafamı sabah sabah’’

O dakikaya kadar kadının yüzüne boş boş bakan ben, dosya bulunduktan sonra her şeyi hatırlarım. Karın ağrısını, geçirdiği ameliyatları, hasta yatağında eltisinin nasıl laf soktuğunu ( hey Allah’ım Nuri bunu yazmana ne gerek var) kullandığı ilaçları tansiyonunun kaç olduğunu.

Dosya bulunana kadar salak bir görüntü veren ben, sonradan sıraladığım ayrıntılı bilgilerle doktorluğun şanını son anda kurtarırım.



Benim işim çok zor, bende beyin uyuşmazlığı var işte. Yok ruh uyuşmazlığı ,ten uyuşmazlığı varmış, varsa var, ayrılırsın o kişiden uyanını bulursun. Bende beyin uyuşmazlığı var, ne yapayım onunla doğmuş onunla öleceğim kurtuluş yok


Zaman zaman dostlarım bana zarif bir kadın olduğumu söylerler ama hiç yakıştıramam kendime, düşünsenize, kafatasımın içinde orasını burasını kaşıyan, geğiren kir pas içinde tembel bir Nuri oturuyor ne kadar zarif olabilirim ki ben?



Sanki onlar bana Mona Lisa der, ben aynaya bakar Mona Rıza görürüm.



Allah beynin de hayırlısını vermeliymiş dualarınıza yeni bir dua ekleyin dostlar.

17 Kasım 2011 Perşembe

HANİ BANA HANİ BANA DEMİŞ


Bayram sonraları biz doktorlar asıl bayram yaparız. Sen misin tatil yapan?

İlk hafta hasta sayımız çok artar özetle imanımız gevrenir. Kaç gündür ben de öyleyim hasta sayım günlük 75 ‘in altına düşmedi. Sadece bugün biraz azaldı. Sanmayın boş boş oturdum, sadece kapımın önünde yığılma yoktu , üçer –beşer beklediler ya da bekleyemeyip birbirlerini yediler.

Hatta size bir poliklinik masalı bile yazdım onların sayesinde.

Doktorun kapısında üç hasta varmış

-Birincisi;'' Sıra bende demiş’’

-İkincisi;'' Ameliyatlıyım önceliğim var'' demiş

-Üçüncüsü;'' Sadece kan vereceğim tahlil bitiyor ben gireyim'' demiş.

Üçü birden doktorun odasına dalmış.

-Doktor;'' hani bana sabır hani bana sabır'' demiş.

Bu memlekette sağlık işleri çok zormuş herkes bir şeyler yapmak için uğraşırmış.

Masal bu ya gökten üç taş düşmüş.

Biri başbakana diğeri, sağlık bakanına en sonuncusu ama en büyüğü doktorun kafasına düşmüş.

Sadece doktorun kafası yarılmış