iç ses etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iç ses etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2010 Pazartesi

SEVGİLİ İÇ SES SENİNLE SONUMUZ NEEE OLACAK ? ( Bölüm-2-)


İşin kötü tarafı muzır bir yanı da var bu iç sesin, insanın gülesi de geliyor. Erkek hastalarımız malum fonksiyonları konusunda çok hassastırlar. Haklılar tabii cinsel fonksiyon da doğal iç güdülerimizden biri. Doğru, bazı ilaçların olumsuz etkileri olabiliyor. Hekimliğim gereği’’ Bu ilaç bana yaramadı’’ ya da ‘’Bu ilacı kullanmak istemiyorum’’dedikleri zaman, öyle de bir etkisi varsa soruyorum. Böyle bir durum mu oldu? Bundan dolayı mı değiştirmek istiyorsunuz?
Bir Allahın kulu erkek hastam da ‘’Evet doktor hanım yan etkisi oldu’’demedi bana. Hepsi ‘’Hayıııır yok öle bir şey, dokunmadı bana. Ben çok iyiyim ama sanki beni sinirli yaptı ya da baş ağrısı falan derler. Eminim ki ilaçları kaptıkları gibi erkek doktorun kapısına dayanıyorlardır. Bazen öyle durumlar vardır ki ilacın öyle bir yan etkisi yoktur ama ısrarla istemezler. Şeker hastası olan bir hastam çok faydalı olduğunu düşündüğüm bir ilaç ile geldi bana ‘’Ben bunu kullanınca pe***de karıncalanma oluyor’’diye tutturdu.
Emin misiniz ? Öyle bir yan etkisi yoktur.Bir üroloğa gidin isterseniz.Bakın bu ilaçtan vazgeçmek istemiyorum şeker hastalığında çok faydalı bir ilaç.
-‘’Yok yok bu ilaçtan oluyor. Kestim geçti başladım yine karıncalanmaya başladı’’

İç ses başlamaz mı oradan ‘’Desene hastana şekerin düştü damarlar açıldı kan geldi kan, canlanıyor ‘’diye. Allah seni kahretmesin iç ses emi. ‘’Yüzümde güldüğüm anlaşılmasın diye maske gibi tepkisiz bir ifade ile zorla ‘’ Siz bilirsiniz başka bir ilaç yazayım o zaman ama yine de bir üroloğa görünün lütfen.’’ dedim.

İşin en kötü yanı nedir biliyor musunuz? Bu iç ses beni o kadar iyi tanır ki, en saçma sapan zamanlarda en zayıf yönümle beni vurur. Herkesin korkuları, saplantılı düşünceleri vardır. Bu hain iç ses de zaten kişi ile beraber büyüyüp geliştiği ve de beyninin içinde yaşadığından kişiyi kendisinden daha iyi tanır. Benim korkum otoparklardır. Büyük otellerdeki toplantılara katılmayı pek severim. Hocaların sunumları, soru cevap faslı ardından yemek. Eş dost ile muhabbet. Otoparka dönmem genelde saat on ikiyi bulur Toplantı günleri otoparklar bir dolu olur ki sormayın. P1 dolu efendim hop dön, P2 dolu efendim hop dön P3’e. Genellikle P3’de park ederim. Park 3 derken eksi üç olarak düşünmeyin en az eksi 5 falandır. Eksi 1’de zaten toplantı salonları vardır. Eksi iki Health Center , SPA merkezi. Yani P3 demek kafadan eksi 5 demek . Zaten P3 yapılırken müteahhit de malzemeden çalmıştır, kimse kullanmaz nasıl olsa burasını diye. Boyası uyduruk sıvaları döküktür. Bir de kötü bir koku olur, acayip de sıcaktır.Yerden ısıtmalı gibidir, tabii magmaya o kadar yaklaşınca doğal.Magma tabakası bu, gazlar da içeriyor çatlaklardan sanki kötü kokulu gazlar yayılır otoparka. Neyse gece biter, arabaya dönme zamanı gelmiştir. Birçok insan ayrıldığından o dolu P3 de artık in cin top oynar. Park ederken fark etmediğim birçok ayrıntı artık beni ürkütmeye başlar. Zeminde magma tabakası kaynarken, tavandan örümcek ağları sarkmaktadır, hani biraz daha zorlasam kendimi yarasa bile göreceğim. Arabaya doğru yürürken attığım her adımda topuklu ayakkabılarımdan çıkan ‘’tak tak ‘’sesleri duvarlara çarpa çarpa kulaklarımda yankılanır ve kendimi korku filminin bir sahnesinde gibi hissederim. O kalın kolonların arkasında ya da ne bileyim siyah arabaların içinde beni gözlemleyen adamlar olduğunu düşünürüm. Tabii bu düşüncelerimde iç sesimin katkısını es geçemeyeceğim.

Evet dönelim poliklinik odama; yurdum insanı bir takım fonksiyonlarını çok önemsemesine rağmen, o fonksiyonlar kadar önemli olan öz bakımına o kadar dikkat etmezler. Boğaz muayenesinde genellikle yosun tutmuş, çürümüş dökülmüş dişlerle karşılaşırım. Korkularımın bir tanesi de böyle bir ağızla daha içli dışlı olmaktır. İşte ben yüzümde maske boğaza bakarken başlar iç ses ‘’Düşünsene sen otoparktayken böyle bir ağız seni zorla öpermiş’’. Manyak manyak konuşma iç ses!! hastalarım hakkında da böyle konuşamazsın. ‘’Ben hastalarına bir şey demiyorum ki; diyorum ki otoparktaki o kalın kolonların arkasındaki sapık var ya, hah bir de o siyah camlarla kaplı yıllardır otoparkta terk edilmiş duran Chevroletin içindeki sapık. İşte o sapıkların ağzı daha beterse ve arkandan gelip bir gece seni zorla öperlerse? Başımın belası iç ses. Ne zaman sana bu kadar yüz verdim ne zaman terbiyesizleştin bu kadar?

Sanırım bu iç ses içimdeki çocuk. Ben çocukken o da çocuktu zaten ve güzel güzel geçiniyorduk. Büyümeye başlayınca o da pek hevesliydi büyümeye. Ergenliğimde de yirmili yaşlarımda da içimdeki çocuk benden daha ağırbaşlıydı. Yarışıyorduk adeta ben hanfendiyim, yok ben daha hanfendiyim daha olgunum, büyüğüm ben. Otuzlu yaşlardan sonra biraz garipleşmeye başladı, huzursuzlaştı adeta hanfendi olma gibi derdi yoktu artık. Özellikle de yaş otuz beşi geçince ödü koptu panikledi. Yaşlanmak istemedi, çocuklaştı şımardı, muzırlık yaparak genç kaldığını, kaldığımızı ispatlamaya çalışıyordu. Onu anlıyorum.
Aslında iç sesim iyi niyetlidir, altın gibi de kalbi vardır. Hassastır başkalarının derdine, ‘’Onların derdi’’ demez, dert edinir. Muzırlıkları ile şakaları ile beni ve çevremi hatta sizi ne kadar güldürüyorsa, o kadar da kederlendirir beni. Gözlerime hüzün çöktüyse, bilin ki onun gözleri dolmuştur, benim gözlerim dolduysa, o çoktan hıçkırmaya başlamıştır bile. Biliyorum ki ben yaşlandıkça, o çocuklaşacak. O bedenime sığmayacak, yaşlanan bedenim ona yabancılaşacak.


Sevgili iç ses bilmiyorum seninle sonumuz ne olacak ?
Not; Zaman zaman giriş gelişme sonuş kısmını uzatmadan iç ses ve maceraları buarada olacak .

28 Şubat 2010 Pazar

SEVGİLİ İÇ SES BAZEN ŞU SESİNİ KES (Bölüm -1-)






İki yaşımdan itibaren her şeyi hatırlarım. Ailenin ilk çocuğu olduğumdan ve okul öncesi yıllarımda bana ait pek anı bulunmadığından, annemin arkadaşları, babamın arkadaşları, onların konuştukları, problemleri, adları, tipleri aynen hafızamdadır. Okul ve kardeşlerin doğumu ile beraber tabii bana ait anılarım yer almaya başlamıştır.
Dün tanıştığım insanın bırakın adını, yüzünü bile unutur, ilk defa görmüş gibi konuşabilirim, böyle de beni zor duruma düşüren bir huyum vardır.
Diğer yandan, ben dört yaşındayken, annemim alt komşusu ile yaptığı tüm konuşmalar zihnimdedir, hem de fazlasıyla ayrıntılarıyla. Bir sohbet esnasında annem adını hatırlamaya çalışırken ben tüm seceresini döker, o dönemde kocası ile ilgili ne sorunlar yaşadığını, annemin ona ne akıllar verdiğini bir bir anlatırım, herkes şaşırır. İki saat sonra da çantamı annemde unutarak evden çıkarım. Annem son anda pencereden çantamı atarken ‘’Kızım kızım bilmem ne hanımı donun rengine kadar hatırlayacağına çantanı hatırla’’diye beni fırçalar.
Geçmişi neden bu kadar net hatırlıyorum? Çok mu zekiyim? Bunun zekayla alakası yok. Sürekli beynimde bir şeyler döndüğünden ve geçmişi küçük yaşlarımdan itibaren düşündüğümden hafızama kazınmıştır. Ezber tekrar ile olur. Şu anda bu satırları yazarken bile beynimde bir sürü düşünce, geçmişe ait görüntü, konuşmalar uçuşmaktadır. Bunun normal bir şey olduğunu zannediyordum. Kimseye ‘’Sen de öyle misindir?’’ diye sormadım. Niye sorayım ki? ‘’Siz de nefes alıyor musunuz?’’ gibi saçma bir soruydu benim için. Yıllar sonra hayatıma giren biriyle paylaşmıştım bu konuyu. Garip garip yüzüme bakmıştı. Yani sen istemesen de sürekli düşünüyor içinden konuşuyor musun? Yani hiç öyle boş boş baktığın olmaz mı? Yorulmuyor musun? diye sormuştu. Ben de ‘’Biraz yorucu tabii ama asıl bir konuya yoğunlaşmaya çalışırken yoruluyorum, çünkü asıl o zaman enerji sarf ediyorum, örneğin sadece okuduğumu anlamak için kafamdaki düşünceleri kovmak beni çok yorar. Bu yüzden de çabuk sıkılır ve bırakırım.
Ben de şaşırarak ‘’Sen istemedikçe kafanda düşünceler, konuşmalar olmaz mı? Öyle dakikalarca hiçbir şey aklına gelmeden, bir anı canlanmadan, iç sesin bir şey anlatmadan kalabiliyor musun? ‘’Eveeet’’ demişti kendinden emin bir şekilde. Sonra susmuş birbirimize bakmıştık. O bana’’ Deli mi bu kız ya ’’bakışı atmış. Ben de ona ‘’Ay ne sıkıcı, uyuşuk bir tip, acaba beyni eksik mi çalışıyor’’ bakışı atmıştım. Ayrı dünyaların insanları olduğumuz o zamandan belliymiş ama gönül bu işte anlayamadı ilk zamanlar.



Yıllar içinde onun gibi olan arkadaşlarım da oldu benden beter olanlar da. Bana yakın olanlarla her zaman daha iyi anlaştım ve onlarla güzel sohbetler ettim çok güldüm , çok eğlendim. Mesela çok sevdiğim bir arkadaşımın içinde bir de ‘’İç orkestrası’’ var. Müzik kültürüde iyi olunca duygularına göre, anılarına bağlı olarak ruh haline uyan parçalar çalmaya başlıyor. Ne hoş değil mi? Benim iç orkestram yok ama olgunlaştıkça, iyice cıvıklaşan, hatta terbiyesizleşen bir iç sesim var. Bu iç ses özellikle de ağırbaşlı bir görüntü vermem gereken zamanlarda iyice zıvanadan çıkıyor. Özel hayatımda, dostlarla, aile arasında iç ses rahatlıkla dış sese dönüşebiliyor zaten. Özetle sevenlerim yarı deli halime alışmışlardır hatta ananemden kalma bu özlü sözü şimdi de annem bana der ‘’Yaş yukarı akıl aşağı’’diye.

Peki ya poliklinik ortamı? İşte burada bu iç ses bayağı zorluyor beni, özellikle de sevgili hastalarım garip şikayetlerle baş vurunca. Bugün size poliklinik ortamında iç sesimle yaptığım kavgaları, gülmemek için kendimi zor tutarken düştüğüm komik durumları anlatacağım. Bazen ise nasıl zincirlerini kopardığını ve dış sese dönüştüğünü.

Bir gün amcanın teki başladı derdini anlatmaya ‘’kızım bacaklarım pırıldıyo’’
Nasıl pırıldıyor? Anlamadım kaşınıyor mu?
- Hayır
- Kamaşıyor mu ? Uyuşuyor mu ?
- Hayır kızım pırıldıyo.
- Ben anlayamadım ama ağrı gibi bir şey mi? His bozukluğu mu? Bir baka bilir miyim?
- Tabii kızım ama bir şey yok pırıldıyo sadece.
Böyle durumda iç sesim ne dese haklı tabii. Ben tıbbi bir şeyler bulma ümidi ile bilgilerimi yoklarken damlar hemen ‘’Nur inmiş bacaklarına nur. Şimdi o bacaklarından yukarıya doğru çıkmaya başlayacak . Hah yüzüne ulaştığı zaman erecek, gözün aydın desene amcaya. Nur iniyor sana eriyorsun desene.’’
Böyle durumlarda tahlil istemek en kolay yoldur. Ben nöropatiye neden olacak sebepleri araştırırken, ikinci gelişinde pırıldaması da geçmişti zaten.
Bazen hastalarım sadece ilaç yazdırmak için gelirler. Yine de her seferinde sorular sorarım. Bilinçli doğru dozda ve endikasyonda kullanıp kullanmadıklarını öğrenmek için. Özellikle menopoz sonrası yapılan hormon takviyelerini bilinçli kullanmak belli bir süre sonra kesmek ve rutin kontrollerini yaptırmak çok önemlidir. Orta yaş üstü bir hanım yine böyle hormon yazdırmak için gelmişti.Ne kullandığını bilip bilmediğini sormak için ‘’Bu ilacı niye kullanıyorsunuz?’’ diye sordum.
Kadıncağız kendince cevap verdi.’’Yumurtalarımı çatlatmak için.’’
Halbuki menopoza giren bir kişide artık folikül kalmadığından yumurta oradan çatlayamaz bitmiştir yani bundan dolayı da menopozdadır. Benim iç ses oradan fırlamaz mı’’Hanfendi siz çatlarsınız ama bu saatten sonra sizin yumurtanız çatlamaz.’’
Kadıncağız Allahtan anlayışlı biri çıktı da ikimiz de bol bol güldük ben ilacını yazarken.

Bazen ise iç sesime ben izin veririm. Bir gün beni çok bunaltan hasta karşısında
-‘’Hemşire hanım bir tansiyon ölçelim, bir de La havle vela kuvvete çekelim ‘’dediğim olmuştur.

Not: Sevgili okurla girizgah uzun olunca yazı uzadı sizleri sıkmamak adına arkası yarın olacak bu sefer.Beni okuyun anacım